
Geçen gece bir dost meclisinde, Proust üzerine konuşurken, yıllar önce tanıştığım genç bir kız geldi aklıma. Beyazıt'tan Cağaloğlu'na inen sokakta, kenarda kalmış eski bir kahvehanede rastlamıştım kendisine. O sıralar şairlerle ve sair edebiyatçılarla sıkı bir bağım olsun ister, onların mütemadiyen gittikleri yerleri keşfeder, ben de aralarına girebilme ümidiyle oralara takılır, muhabbetlerine kulak kesilirdim. Bu kahvehanede bunlardan biriydi. Tanburi Kemal Kahvehanesi.
O sıralar henüz sigara yasağı tüm yurdu sarmamıştı. Bir ilkbahar günü olmasına bakmayıp kahvenin bahçesi yerine iç mekanda oturmayı tercih etmiştim. Zaten git gide soğumaya başlamıştım ikinci sınıf şairlerin yapay muhabbetlerinden. Her biri kendi poetikasını kurmaya çabalayan lümpenler gibi görünmeye başlamıştı gözüme. En köşedeki taburelerden birine kuruldum. Çayımı isteyip, önümdeki küçük masaya henüz yeni almış olduğum "Guermantes Tarafı" kitabını koymuştum. Bir sigara yakmıştım ki; hırpani görünümlü, gözlerinde uykudan uzak sayısız geceler okunan genç bir kız, şaşırmış ve de hayal kırıklığına uğramış bir biçimde, elini kitabıma doğru uzattı.
Bu kahvehanede, kahve erbabının okuduğu kitapları merak etmek şaşılacak durumlardan sayılmazdı. Herkes birbirine zaten bu okunan yahut okunacak kitaplar aracılığıyla yaklaşır, birbiriyle bunlar aracılığıyla kaynaşırdı.
Bu nedenle, kızın korkunç yüz ifadesini görmezden gelerek, şaşkınlığımı yenmeye çalıştım. Ancak kız sanki yakın bir akrabasından, anne yahut babasının ölüm haberini veren bir mektup almışçasına yanımdaki tabureye yığıldı. Gözleri "Ağlamamı istemiyorsanız, ne olur bu kitabı elimden alın, yırtıp atın" diye bağırıyordu. Demin engel olmaya çalıştığım şaşkınlık halini, "Artık hakkımdır bu kadarı" diyerek serbest bıraktım. Ölümüne şaşkındım artık.
Bu koca kitap bir insanda neden böyle büyük bir ıstıraba yol açmıştı anlamakta güçlük çekiyordum. Dayanamadım sordum, "Nedir kuzum bu haliniz, hadsiz bir ıstıraba düçar olacak ne yapmış olabilir bu kitap size?" Yutkundu, ses çıkarmaya çalıştığı belliydi. Ancak ne yazık ki başarısız olmuştu. Sonra aniden ağlamaya başladı. Az evvel gözlerinin bas bas bağırdığı isteği, ancak o gözlerin sırılsıklam olmasından sonra yerine getirmeyi akıl etmiştim. Kitabı elinden çektim, bırakmak istemiyordu. Ama bir yandan da almamı istiyordu. Bu ne çelişkiydi.
Bir müddet sonra sakinleşti. Onunla beraber ben de sakinleştim. Bütün olay esnasında sigaramı ve çayımı unutmuştum. Oysa saatlerdir sigara içmiyordum. Hemen bir yenisini yaktım, çırak Mehmet'e seslenip bize iki çay getirmesini söyledim. Çayından bir yudum alınca sesi yerine gelmişti sanırım. Anlatmaya başladı.
İsmi Nazan Hakyemez'di. Türk Dili ve Edebiyatı'nı geçen sene dereceyle bitirmiş başarılı bir öğrenciydi. Öğrencilik yıllarında, okulda çıkan dergide, eleştiri yazılarıyla giriş yapmıştı edebiyat dünyasına. Hocalarının gözünde; yeri, diğer öğrencilerle kıyas götürmez derecede yüksekti. Herkesin gıptayla baktığı bir edebiyat dahisiydi. (Yani en azından o, öyle olduğunu söylüyordu.) Okulda şiirleriyle, hikayeyleriyle bu büyük dünyaya adım atmak isteyen her genç dimağ, önce Nazan'ın keskin eleştirilerinden geçer not almak zorundaydı. Nazan'ın olur vermediği hiçbir şiirin, hiçbir hikayenin okul dergisi "Tansıklıklar"da yayınlanma şansı yoktu. Eserini okul dergisinde yayınlatamayan hiçbir gencin de, okul dışındaki büyük dergilere bu yapıtları gönderme gibi bir işe cesaretleri yoktu.
Bu parlak okul yaşantısının ardından Nazan, mezun olur olmaz okuldaki hocalarının gözdesi olmanın verdiği forsla birkaç edebiyat dergisine çalışmak için başvurmuş, ancak eleştiri yazılarının hiçbiri ona iyi bir referans sağlayamamıştı. En sonunda yüzünü karartıp, kendisini en çok seven, kendisinin de en çok sevdiği hoca olan seksen yedi yaşındaki emektar edebiyat profesörü, Fransız asıllı Marcel Pekeser'den yardım almaya gitmişti.
Profesör Pekeser ellili yıllarda Fransa'da birçok derginin aradığı bir isimken, bütün şan ve şöhreti bir kenara atıp İstanbul'a, babasının seneler önce terk ettiği kente kesin surette taşınmıştı. İstanbul'da da kısa bir sürede Fransa'da sahip olduğu üne benzer bir ün elde etmiş, ancak seneler geçtikçe sesi git gide daha az duyulur olmuştu. Ancak Nazan, "ne de olsa eski kurttur, beni de kızı gibi sever, bana kesin kıyak bir yer ayarlar" mantalitesiyle davranmış, ihtiyar adama derdini açmıştı. Sevimli ihtiyarın geniş yüreği, bu güzel ve de başarılı kızın bu kadar zor durumda kalmasına dayanamamış, kendisine güzel bir yer ayarlayacağına söz vermişti. En geç bir hafta sonra kendisini bilgilendireceğini söyleyip, Nazan'ın odadan mesut bir şekilde çıkışını tatlı bir hüzünle izlemişti.
Bir hafta geçmemişti ki; Nazan, profesör Pekeser'den bir telefon almıştı. Eski bir öğrencisi "İçbükeysel" isimli bir dergi çıkarmaya başlıyordu. İlk dosya konusunu da Marcel Hocasına danışmak istemişti. Bu durum Marcel Hoca'yı müthiş mutlu etmiş, hem eski öğrencisinin vefasını takdir etmiş hem de yapacağı iyilik karşılığında, Nazan'a da bir iyilik yapma fırsatını ele geçirdiğini düşünerek, çifte iyilikten çıldıracak kadar haz duymuş. Dosya konusunu ise hem asıldaşı hem de adaşı olduğu bir isim üzerine yapmanın iyi olcağını belirtmiş eski öğrencisine.
Burada anlatırken derin bir of çekmişti Nazan. Ardından devam etti.
Dosya konusunun Marcel Proust olmasını tavsiye etmişti, profesör Pekeser. Ayrıca isterse; çok zeki bir öğrencisinin de bu dosyaya güzel bir çalışmayla katkıda bulunabileceğini, hatta çalışma hoşlarına giderse, kendisiyle ileride de çalışabileceklerini de eklemeyi unutmamıştı tabi ki. Buraya kadar herşey güzeldi. Nazan'ın önünde yeni bir yol açılmıştı. Dosya konusunu da Marcel Hoca belirlemişti: "Proust'ta Bergson İzleklerinin Öte Yanı ve Açmazları". Ancak ortada bir problem vardı ki Nazan, ne kadar usta bir eleştirmen olsa da, bu ustalık sınırlı bir çevre içinde geçerliydi. Okul yaşantısında da Tutunamayanlar dışında modern bir eser okumaya güç yetirememişti ki zaten onu da beğenmemişti. Nesini bu kadar büyütüyorlardı anlamıyordu. (konuşmanın tam bu noktasında da, ben derinden bir of çekmiştim, ama tabi ki içimden) Elbette Proust büyük bir isimdi ama okul yıllarında kitaplarını ne zaman eline alsa, yazılar gözünde büyüyor her harf bir kelimeye her kelime bir cümleye, her cümlede bir paragrafa bürünüyordu. Bu sebeple de Proust onun için keşfedilmemiş bir adaydı. Hem de zalim yerlilerle çevrili bir ada.
Nazan, hocasının verdiği bu şansı, son şansı olarak görmeye kendini o kadar şartlandırmıştı ki, Proust denilen ada ne olursa olsun fethedilecekti. Her kelimenin altını çizecek, her cümleyi gerekirse tekrar tekrar okuyacaktı, ama o yedi kitabı muhakkak okuyacak, hocasının kendisine karşı beslediği büyük umutları yerle bir etmeyecekti. Bütün ayrıntıları yakalayacaktı, Proust üzerine yazılmış ne kadar kitap varsa elinden geçecek, Türkçe'deki Proust'la ilgili her kaynağı arayıp bulacaktı. Ne yazık ki kendisi Fransızca bilmiyordu. Oysa Marcel Hoca ne kadar talihliydi, Proust'u, o engin denizi anadilinden okuyor, üzerine yazılmış herşeye rahatça erişiyordu. Proust şimdiden sevimli gelmişti gözüne. Hem zaten bir yerde okumuştu, Proust küçük yaşta astım illetine yakalanmıştı. Küçük kardeşi de senelerce aynı hastalıktan muzdarip yaşamamış mıydı? Ne büyük rastlantıydı Allah'ım! Sanki tanrı Proust'la Nazan'ın yollarını birleştirebilmek için kader üzerinde müthiş oyunlar kuruyordu.
İki buçuk ay vakti vardı, çalışmasını tamamlayabilmek için. En geç nisanın on yedisinde çalışmayı Marcel Hoca'sına iletmesi gerekiyordu. (Evet, o gün on yedi nisandı.) Serinin eksik kitaplarını tamamlamış, çalışabilmek için odasında güzel bir ortam oluşturmuştu. Çayını, sigarasını almış ve serinin ilk kitabı olan "Swann'ların Tarafı" kitabını önüne açıp, tanrıya başarılı olabilmesi için dua ettikten sonra, ilk cümleyle Proust dünyasına adımını atmıştı. Artık üniversite yıllarındaki uçarı kız değildi, (anlattığına göre herhangi bir uçarılığa rastlamamıştım ama) şimdi aklı başında iyi bir edebiyatçı olmanın eşiğinde bir hanımdı.
İlk iki sayfa gayet güzel gidince, masada rahat olmadığını farkedip yatağına uzanmıştı. Ancak sabah kolunun uyuşukluğuna uyandığında, yedinci sayfanın salyalarıyla ıslandığını görünce büyük bir dehşete kapılmıştı. Ancak hemen kendini toparlamış, "İlk gündür, olur" diyerek ümidini korumuştu.
İkinci günün hırsıyla kitaba sarılmış, ancak okuduğu her sayfadan sonra kaç sayfa kaldığını hesaplamaktan, kitabın anlatıcısının nelerden bahsettiğini kavrayamamıştı. İlk günün hayal kırıklığı ikinci gün biraz gerilemiş, uyku elli yedinci sayfada bulmuştu kendisini.
Üçüncü gün, dördüncü gün derken, ilk kitabı ancak onuncu gün bitirdiğini farketmişti birden. Üstelik anlatılan onca şeyden zihninde herhangi bir şey kalmaması da evlat acısı gibi içine oturmuştu.
İkinci kitabı eline aldığında, "Zaten ilk kitaptı, bir nevi başlangıç. En azından 'kim kimdir' biliyorum. Swann var, onun metresi var, anlatıcı çocuk var. Combray falan. Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde benim için iyi bir başlangıç olur. Hem ismi de romantik, hadi bakalım" diye kendisini teselli edecek biçimde müthiş bir iyimserliğe kapılmıştı. Ancak ikinci kitabın da ilk kitaptan farkı olmadığını acıyla anlamıştı. Aynı zorlama anlatım, aynı bitmeyen cümleler, üç sayfalık paragraflar, alakasız benzetmeler, insan ruhunu anladığını sanan bir ruh hastasının deli zırvaları. Yatağından kalkmayan bir adamın elinden de başka bir şey çıkacağını düşünmemeye başlamıştı birden. Kardeşinin astım nöbetlerinde bile çıldırmaya başlamıştı. Proust ismine dayanamaz bir hale gelmişti. Geceleri kitap önünde; iki sayfa, üç sayfa okuyor, bütün gece boş boş dolanıyordu.
Geceler boyunca Proust'u mezarında ters döndürecek küfürler etmesine rağmen, bir yandan da Proust'a karşı büyük bir aşk beslemeye başlamıştı. Gay olduğu yalanını onu anlayamayanlar uydurmuştu.( Sodom ve Gomorra'ya kadar gelememişti tabi!) Büyük bir Proust portresi yaptırmaya kadar götürmüştü işi. Bütün gece kitaptan iki sayfa okuyup o resme uzun uzun bakıyordu. Gönlünde çiçek açan aşk, (tıpkı kitabın isminde olduğu gibi) Proust'u herkesten kıskanmasına yol açmıştı. Bir derginin kapsamlı Proust sayısını almıştı, belki onu kendisi gibi anlayanlar çıkar ümidiyle, ama yazılanların hepsi boş beleş şeylerdi. Zaten kitapları Türkçe'ye çeviren de bir kadındı. Kesin o da Proust'a büyük bir aşk beslemiş bu nedenle de kitaplarını Türkçe'leştirmişti. Ama yağma yoktu, o fakir Türkçe'siyle (fakir mi?) Proust'u ona bırakacak değildi. Binlerce sayfa çeviri yapmış da olsa, o kitapları çevirebilmek için defalarca okumuş da olsa, Proust'un ruhuna inememişti.
Karar vermişti. Fransa'ya gidecek Proust'un geçtiği her sokaktan geçecek, tabi öncelikle Fransızca öğrenecek, Proust'u anadilinden okuyacak sonra o müthiş dehasıyla Türkçe'ye çevirecek böylelikle aşkı için müthiş bir adım atmış olacaktı.
Bugün kendisini arayan Marcel Hoca'ya da bunları teker teker anlatmıştı. Ne de olsa Proust'un adaşıydı, aynı zamanda da Fransız asıllıydı. Kendini anlayacağını ummuştu, ama ne gezer! Yaşlı bunak; bu işleri bırakmasını, derhal bir psikiyatriste görünmesini söylemişti. İşte şimdi de burada, hava almak, biraz rahatlamak için çıktığı bu kahvede, benim masamda bu kitabı görmüştü. "Ne yazık," diyordu, "henüz bu kitabına geçemedim Proust'umun. Ne olur atın bu kitabı elinizden. Sevdiceğimin bu naçiz kitabını bu yavan çeviriden okuyup ziyan etmeyin. Bir iki sene sabredemez misiniz? Gideceğim, muhakkak gideceğim Fransa'ya. Onun ruhuna sirayet edebilecek müthiş bir Fransızca sahibi olacağım ve o güzel Türkçemle, tıpkı üniversite yıllarında olduğu gibi, harikulade bir çeviri sunacağım size. Hı, ne dersiniz?"
Bir şey diyemedim tabi ki. Yüzüne aval aval baktıktan sonra Mehmet'e döndüm, "Hanıma bir çay" dedim, sonra tekrar zavallı kıza dönüp, "Bana müsade. Bekleyeceğime emin olabilirsiniz, Nazan Hanım" dedim. Kalkarken yüzündeki müthiş sevinci görmeliydiniz.
Sırf o mesut ifadeyi hatırladığım için, şimdi "Guermentes Tarafı"nı tekrar okuyorum. Tabi ki Roza Hakmen çevirisinden.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder