
Bundan seneler önce, kendi yaşlarımda bir gençle tanışmıştım. Tanışır tanışmaz ilk sorduğu soru hayata toz pembe bakıp bakmadığım oldu. Garip insanlarla tanışmayı, konuşmayı ve onları anlamayı çok sevdiğimden bu soruyu tabi ki yadırgamadım. O genç adamdan birkaç gün önce de dünyanın en sulak memleketine gitmeyi hayatının en büyük arzusu olarak gören bir gençle tanışmıştım. Oraya giderken kendisine eşlik etmem konusunda kaldıramayacağım derecede baskı yapıyordu. Her neyse...
Hayata toz pembe bakmamayı istediğimi söyleyerek cevaplandırdım kaşımdaki adamın sorusunu. Ha bu arada ismini de Yakup M. olarak takdim etmişti bana. Hayır, soyadını saklamak amaçlı M. gibi bir kısaltmaya gitmedim. M. tam da onun bana kendini takdim şekliydi. Bu tarz bir kısaltmayı sanki daha önce bir yerlerden biliyormuşum gibi bir hisse kapıldım. Tabi sizin de öğreneceğiniz gibi, bunun nereden geldiğini rahatlıkla öğrenmiş oldum. Çünkü karşımdaki genç adam aslında bu isme nasıl sahip olduğunu anlatmak amaçlı, böyle bir soru sormuştu bana.
Verdiğim cevap Yakup M.'yi ne kadar tatmin etti bilemiyorum. Çünkü sorunun ardından verdiğim cevabın aslında hiç önemli olmadığını, sadece soruyu orada, o anda sorması gerekliliğinin o an ve durumda herşeyden önemli olduğunu belirten bir tavır takınmıştı. Cevabımın tatmin edici olup olmadığını öğrenemeden, başka konularda sorulara maruz kalmış bunları cevaplandırmaya dahi vakit bulamadan o konudan o konuya savrulmuştum. Şükür ki sonunda susmuş ve ağzından, dakikalardır çenesini yorarak saklamaya çalıştığı baklayı çıkarmıştı. Dedi ki "Sana bir şey anlatsam, kendimle ilgili. Acaba beni ciddiye alır mısın?" Sorulardan ve sorulara verdiğim cevapların önemsiz oluşunun yüzüme vurulmasından o kadar usanmıştım ki, sorusunu içtenlikle cevaplayıp, kendime yeni bir yol açmaya niyetlendim, "Neden almayayım, anlat lütfen".
Anlatmaya başladı. Bundan iki sene önce- yani karşılaştığım, seneler önceki günden iki sene önce- İstanbul'a bir yolculuk yapmış bu sevgili arkadaşım. İstanbul'a yolculuk etmeye bayılırmış. Ankara gibi bir kentten İstanbul gibi bir şehire gitmek kimi mutlu etmez ki. Ancak onun ki farklı bir sevgiymiş. O, bu Ankara-İstanbul yolculuklarını müthiş bir varoluşsal dönüş olarak görüyormuş. - Konuyu yavaştan felsefi ve metafizik bir alana çekiyordu- Yolculuk onun için İstanbul'un kendisinden daha değerliymiş.
Neyse, iki sene önceki bu yolculuğunu da yine aynı varoluşsal bir düzlemde tamamlayıp İstanbul'a sağ salim varabilmiş. Mevsimlerden kışmış. Son birkaç yıldır İstanbul pek kış yüzü görmüyormuş, tabi ki küresel ısınmanın yüzündenmiş. İlk birkaç gün gayet güzel geçtikten sonra hava bozmaya başlamış. Bu birkaç gün içersinde bizim oğlan da İstanbul'un tatlı muhitlerini tek başına gezmeye karar vermiş. -Sanırım bu gezintileri de çok büyük varoluşsal atılımlar olarak görüyordu- Gezintileri sırasında bir takım kitapçılara giriyor, ilgisini çeken ikinci el kitapları alıyormuş. Bu gezintilerinin birinde, aylardır ikinci elini aradığı, ancak bulamadığı bir kitaba denk gelmiş. Ucuz fiyatı da görünce hemen kapmış kitabı. Kitabın ismini sorduğumda aldığım yanıt nereye doğru gittiğimizi gösteriyordu aslında. Bunun böyle olduğunu tahmin etmiştim. Kitap Franz Kafka'nın Şato isimli kitabıydı. Demek ki İstanbul'un senelerdir soğuk bir kış görmediğini belirtmesi boşa değildi.
Kitabı aldığı günün ertesinde, soğuklar İstanbul'un üzerine abanmaya başlamış. Önce rüzgarın coşturduğu kuru soğuk, ardından yağmur, sulu sepken ve en sonunda da kar. O sıra Kafka'nın hikayelerini okuduğunu belirtti. Kafka'nın daha önce Amerika kitabını okumuş. Kitabın umut vadeden sonu onu o kadar mutlu etmiş, o son kısım o kadar hoşuna gitmiş ki Kafka'yı günlük güneşlik zamanların yazarı diye bellemiş nedense. -Oysa küçük bir araştırmayla bunun tam tersi sonuçlara ulaşabilirdi.- Kafka'nın hikayeleri biraz karamsar gelmiş Yakup'a. "Açlık Cambazı hikayesinde ürperdim adeta" demişti. Hikayelerin üzerinde yarattığı karamsar ruh halini bir an evvel üzerinden atmak amacıyla, çivi çiviyi söker diye düşünüp Şato'yu okumaya karar vermiş. Ama gelin görün ki kitabı okumaya tam da İstanbul'dan ayrılacağı günden bir önceki gün başlamış.
Dışarıda kar, elinde Şato. Joseph K.'nın - Şimdi anlamış olmanızı ümit ediyorum neden kendisini Yakup M. diye takdim ettiğini- arayışı uzadıkça sıkıntısı artıyor. Onun bütün çabalamalarını müthiş bir umutla destekliyor, en içten şarkılarla ona eşlik ediyormuş. "Ah şu şatoya bir ulaşabilse neler neler olacak" diye geçiriyormuş içinden. Ama gelin görün ki kitap henüz bitmeden, Ankara'ya yolculuk zamanı gelmiş çatmış. Merakından kuduruyor, K. o şatoyu bulmadan dışarı adımını atmak istemiyormuş. Babası zorla tren garına götürmüş Yakup'u. Yoksa kalkacağı yokmuş yerinden.
Kar iyice deliye dönmüş gibi yağıyor, tren metal bir canavar gibi ürkütücü gözüküyor, yolcular tıpkı romandaki köylüler gibi kurnaz, ayartıcı, zavallı görünüyormuş. Tren hareket etmiş. Kar hızını artırmış. Joseph K., Yakup M.'den aldığı destekle umutlarını artırmış- sanırım bu Yakup'ın sanrısı- , Yakup yolculardan ürkmemeye gözlerinin içine cesaretle bakmaya başlamış. Ancak o da ne? Tren, tam dört saat sonra Bilecik-Eskişehir arasında ıssız bir yerde durmuş kalmış. Şato görevlisi kılıklı kondoktör iki saat içinde ancak hareket edebileceklerini söyleyince Yakup'un aklı başından gitmiş ki, zaten Joseph de üst üste hüsrana uğruyormuş. Bu beklenmedik rötarın yolcuları hiç mi hiç rahatsız etmediğini gören Yakup'un tedirginliği git gide artmış. Sıkıntısı dayanılmaz boyutlara ulaşmış. Kitabı bile elinden atmış. Artık daha fazla yenilgiyi kaldıramayacağını düşünmüş. Birkaç yolcunun ona manalı manalı gülümsemesi durumu gittikçe vahim bir hale sokmuş tabi ki. Sonunda Yakup kendini trenden dışarı atmış. Bağıra bağıra karla örtülü tarlalara doğru koşuyormuş. İnsanlar hayretler içinde onu izledikçe; o, onları daha bir köylüye benzetiyormuş. "Şatonun paralı köpekleri" diye bağırmıyormuş "bırakın peşimi, bırakın".
Neyse daha fazla uzaklaşamadan birkaç görevli kollarından tutup zorla trene getirmişler onu, durumu anlatmışlar. Tabi Yakup'un trenin yaptığı bu rötora neden bu kadar sinirlendiğini anlayamamışlar. Ankara'ya varana kadar bütün bir yolculuğu özel bir kabinde uyuyarak geçirmiş.
İşte başta sorduğu hayata toz pembe bakıp bakmadığım sorusunun nedeni o geceymiş. O kitaptan sonra hayata toz pembe bakan kim varsa, onları "Şato'nun paralı köpekleri", "satılmış uşaklar", "zorba hayata göz yumucu böcekler", "kimliksiz sürüngenler", "kahrolası Frieda sürüleri" diye nitelendiriyormuş. E, şimdi beni ne diye nitelendiriyordu peki? Sırtıma hafifçe vurarak "Sen de," dedi, "onlardan kurtulmaya çalışan bir Sisifos'sun gözümde, Joseph K.'nın günümüzdeki yansımasını görüyorum sende" Korkarak "Teşekkürler" dedim.
Tabi ki geçen bunca sene boyunca onu bir daha görmediğimi anlamışsınızdır. Ne dersiniz şu an bir zavallı bir otel görevlisinin yakasına Şato'nun yerini söylemesi için yapışmış mıdır?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder