22 Ekim 2010 Cuma

Tembel Bir İktisat Talebesi Zaviyesinden Hissi Bir Kapitalizm Değerlendirmesi

Beş sene evvel, liseyi bitirmiş, gelecekteki mesleğini tayin etmek için arayışta olan bir gence en cazip ilim dalı gelmişti iktisat. Çünkü; malum mühendislik fazla fizik içeriyordu, tıp fakülteleri de korkutucuydu, genetik biyoloji gibi gözde bölümler de inişe geçmişti. Bunun yanında, dünyanın belirli yerlerinde bir takım olaylar oluyordu. Henüz bir orta okul öğrencisiyken mesela, iki tane uçağın dünyanın ticaret merkezine saldırısını izlemiştik canlı yayında. Fazla komplo teorisyeni diye yaftalanan insanlar bunu Amerika’nın ekonomik sebeplerle kendi insanına yaptığı bir saldırı olarak görüyorlardı. Kapitalizm denen bir şey işin içindeydi. Sonra malum işgaller. Önce Afganistan, ardından Irak. Ve Irak. Yanıbaşımızda dünya ekonomisinin temel ihtiyaçlarından biri olan petrolün sömürüsü. Yine ekonomik nedenler. Yine kapitalist düzenin oyunları. Kapitalist düzenin zulmü. Yüzyılın başından beri ne olduysa olumsuz bütün kabahat ona yükleniyordu, haklı olarak! Kavramlar çarpışıyordu, önce meydanlarda, sonra medyada, sonra kitaplarda, bilinçlatında, tartışmalarda. Kapital, kapitalist, kapitalizm, emperyalizm, anti kapitalizm, anti emperyalizm vs.
Bütün bunlar iktisat ilmini (İktisata ilim mi demeli, yoksa bilim mi?), meslek seçimi aşamasında bir genç için, hele de kendini ilmin uçsuz bucaksız deryasına atılmaya hazır hisseden kendini bilmez bir genç için, dünyadaki bütün kavgaların, bütün anlaşmazlıkların kökeni olan kapitalizmi anlayabilmek için okunmaya değer tek ilim olarak göstermeye yetecektir.
Bununla beraber bütün hayallerim, bölüm derslerinin ilki olan mikro ekonomi dersinde kayboldu. Daha ilk dersten iktisat nasıl sevilmezi görmüştüm sanki, biraz bu nedenle biraz da aksiliğimden iktisat eğitimim parlak geçmedi. Görmek istediğim şeyleri tam olarak göremedim. Kendi kendime görebileceğim zaman ise, görmeyi istemekten vazgeçtim, yeni bir alan açılmıştı önümde ve o daha çekiciydi doğal olarak ona yöneldim. İyi bir okulda dört sene iktisat eğitimi görmüş biri için, oldukça utanç verici bir iktisat birikimiyle bitirdim okulu.
Bu süre içinde, kapitalizmin ruhunu öğrenmek için yanıp tutuşmam da boşunaymış. Aslında kapitalizmin ruhu falan yokmuş. Mevcut olan ise, sadece dünya üzerine çöreklenmiş kapkara bir sismiş. Nereden kaynaklandığı belli, mahiyeti belirsiz bir sis. Anlamak için çabaladıkça, onu çözebilmek için üzerine söylenen bütün sözleri etkisizleştiren müphem bir sistem. Yaratılan koskoca bir paradigma. Bir sürü soru, bir sürü sorun. Her defasında insanı, yapıcı olmayan bir hayrete düşüren devasa bir oyun. İnsana bir aşama kaydettiren, onu sağaltan, bulunduğu durumdan uyanmasına yarayan bir hayret, daima övülmüşken koskoca bir inanç geleneğinde, şimdi bu yaşanan hayret dönüşü olmayan bir miskinliğe dönüşüyor insanda. Hayret yahu diyoruz, insanlar yirmi sene evveline kadar nasıl oluyordu da cep telefonsuz yaşayabiliyordu? İnternet kullanmamakta neyin nesiymiş diyoruz. Etrafımızda büyüyen koskoca bir meta var, hayretle bakıyoruz. O bir yerde patlayacak diye bekliyoruz. Nihayet oluyor balonda bir delik iyice bir patlasın diye beklerken, bu sefer de gündelik telaşlarımızı hatırlatıyor bazı adamlar, eğer bu balon patlarsa içindeki gaz hepimizi zehirler, haberiniz olsun, işsiz kalmak istemezsiniz değil mi, çulsuz ve fakir? Hop birden onu kurtarmaya katılıyoruz. Önce yeni ihtiyaçlar uyduruyoruz, bir güzel. Sonra; alıyoruz, satıyoruz, daha çok alıyoruz daha çok satıyoruz. Fakat kim için alıyoruz, kimden alıyoruz? Bunlar hep meçhul.
İktisat eğitimim süresince, kapitalizm nedir anlatılmadı bana. Sadece bir gün, açık sözlü bir hocamız, lütfetti, “Şunu iyi bilin ki bizim size öğrettiğimiz tamamen kapitalizm. Biz size kapitalizmden başkasını öğretmiyoruz” Yani gayri safi milli hasıla hesaplamaları, denge durumuna getirilmeye çalışılan arz- talep denklemleri, işsizliğin doğal oranına ulaşması, enflasyonun düşmesi ilh. hepsi bunların, kapitalizmi anlamak için mi vardı?
Kendinden önceki ekonomistlere eleştirilerle gelen her ekonomist, kocaman atlastan bir kumaşın önünde, elinde iğne iplik, açık yerleri tamir için mi bekliyor? Keynes kapitalist rejime karşı değildi diye bas bas bağıran ders kitaplarının anlatmak istediği de buydu işte galiba. Durun dışarı çıkmayın, sınırlar içinde at koşturun.
Kapitalizm denen şey denklemlerle sunuldu bize. Belki de bu şekilde karmaşıklaştırıldı. Patladığı noktada da, koskoca bir köpükten geriye, yine bir anlaşılamamazlık kaldı. Hali hazırdaki ekonomistler nasıl oluyor da elleri kolları bağlı bir şey demeden izlediler son krizi diye sordu bir öğrenci hocamıza. Hocanın cevabı manidardı ne yapsınlar koskoca finansal bir sistemden bahsediyoruz. Demek ki önümüzde çözülmek için bekleyen şey koskoa bir şey, finansal olması falan hikaye olmalı.
Peki, şu an karşımızda bu koskocalığıyla duran sistem gücünü nereden alıyor iyi biliyor muyuz? Kendi adıma cevabım, hayır. Ama küçük bir tahminim de yok değil. Bunca üretilmiş paradigma, bunca bilgi yığını arasınd,a hiç onlara uğramadan inilebilir belki meselenin kökenine. Bu yüzden belki de kadim toplumların hikayelerine başvurmalıyız. Ad, Semud, Lut, Medyen, Roma, Mısır, Babil Sodom- Gomorra ve daha bir dolu medeniyet. Hepsi maddi güce sırtlarını dayanarak zulmü meşrulaştırmış, insanı bayağılaştırmış bir sürü medeniyet. Her biri de bu dünyevileştirme işini onun başka bir enstrümanıyla gerçekleştirmiş, şehvet, iştiha, mal yığma, sapkınlık ilh. Kapitalizm de işte gücünü bu enstrümanları hep beraber kullanarak elde etti belki de. Gördüğü ne varsa metalaştırdı. Altın, gümüş, kadın, erkek, cinsellik, düşünce, ideoloji, okul, kitap ne varsa. En güzeli de belki, kendine aykırı duranı metalaştırdı. Babil’deki gibi koca binalar dikti şanı için, Karun gibi mal yığmaya teşvik etti, bize bir şey olmaz mentalitesiyle yaptı ne yaptıysa, cinselliği gözlerin önünde izlenir bir şey yaptı, Lut kavmini aştı, Firavun küstahlığını büründü, böyle olmayı aşıladı. Necip Fazıl’ın serzenişi haklı çıktı belki de çatladı Sodom-Gomore patladı Bizans ve Roma.
Şimdi, tarihin bütün küfür ve zulüm dinamiklerini içerisinde barındıran koskoca yapıyı, nasıl anlamalı? Acaba bütün suçu mal yığmaya, para getiren herşeyde tekel olmaya çalışan, devlet korumalı küçük bir azınlığa mı yıkmalı? Yoksa maddi dinamiklerin tarihi zorladığı zorunlu bir aşama olarak mı görmeli? Yahut da tarihin tekerrür eden bir alçalış döneminin bir numaralı müsebbibi mi görmeli?
Ben kötü bir iktisat öğrencisi olarak, kapitalizme hangi sorularla yaklaşmalıyız, önce onu bilmek istiyorum. Kapitalizm nedir onu öğrenebilmek için, elimizde hangi sorgulama araçları var? Evvela bunları bir görünür kılalım. Sonrası, Allah kerim.

17 Ekim 2010 Pazar

Yeni Kader!

"Ressamlar İsa'yı hep İncildeki hikayelere göre çizerler. Bense apayrı düşündüm onu. Çevresinde hiçbir müridi olmadan, tek başına. Yanına sadece küçük bir çocuk koyardım. Çocuk yanında oynamakta, belki de kendi dilinde birşeyler anlatmaktadır. İsa ise onu dinlerken dalmış, bakışlarından dünya kadar engin bir düşünce yayılıyor. Yüzü üzüntülüdür; çocuk susmuş, o çocuklara özgü sabit bakışlerıyle İsa'yı seyrediyor. Güneş de batmak üzeredir... İşte tablo bu!.. Siz de masumsunuz; mükemmeliğiniz de masumluğunuz dan ileri geliyor."

Budala'nın dengesiz kadın karakteri, Nastasya Filippovna'nın diğer kadın karakter Aglaya'ya yazdığı mektuptan satırlar bunlar. Tevafuk işte bugün okunacakmış.

Yepyeni çocuk, yepyeni kader, yepyeni irade, yepyeni insan.

Dikkatimizi versek acaba, bize öz ülkeden haberler fısıldar mı?

8 Ekim 2010 Cuma

Garibin Ekmeği Olarak, Umarak Ha Umarak!

Bir de şöyle bir şey yapasım var: Malım bugün feci yağmur var İstanbul'da, ama klişeden kaçıyorum ve MFÖ'den "Bu Sabah Yağmur Var İstanbul'da" şarkısı yerine, Mazhar Alanson'dan Benim Hala Umudum Var isimli güzide parçayı dinliyorum:

Bir Cuma Gecesi Yazısı

Küçüklüğümün Pazar geceleri kapkaranlık gelirdi hep. Hatırlandıkça kararan günler. Soğuk, Bizimkiler dizisi, banyo yapma, okul eşyalarını akşamdan hazırlama, erken yatma. Pazartesi sendromu değil de Pazar sendromuydu benim ki. Pazar gelecek diye Cumartesinin tadını çıkaramıyordum. Kız kardeşimde bu sendrom, olağan şekliyle yaşanıyordu. Onun yaşadığı Pazartesi sendromuydu. Okula gideceği saat yakşaktıça huysuzlaşıyor, isterik şekillerde ağlamaya başlıyordu. Fakat benim sıkıntım okuldan kaynaklanmıyordu, benim problemim düpe düz gelecek olanın sıkıcılığından değil, gidecek olanın tadını çıkartamamaktandı. Her neyse, Bizimkiler bitti, artık istediğim zaman girebiliyorum banyoya, e okul vakti de biraz daha düzensiz. Yani pazarla pazartesiyle pek de alacağım yok artık.

Ama günlerin sıkıcılığı dendiğinde, Cuma günü var zihnimde kocaman. Cuma gecesi. Yurtdışında doktora yapacakları için verilen bursun sonuçları belli oldu bugün. Ankara’da açılacak üniversiteye girmişim. Ankara. İbrahim’in dediği gibi Ankara bırakmıyor bizi. Bırakmasını temenni ederdim oysa, cuma gecelerimin sıkıcılığı geldikçe aklıma.

Ama şu an Ankara’da değilim. Basbayağı İstanbul’dayım. Doğduğum, büyüdüğüm şehirde. Geliştiğim değil, orası Ankara. Fakat şu an içine girdiğim sıkıcı Ankara Cuma gecesi sendromu da neyin nesi. Nereden geldi oturdu içime bu taş gibi ağır sıkıntı? Neyin sonucu? Biliyorum da kaçıyorum cevaplamaktan orada öyle cevapsız kaldıkça, beni daha çok rahatsız ettikçe güzelliği artıyor. Bu da ayrı bir rahatsızlık ya neyse.

Ders çalışayım dedim. European Integration zımbırtıları. Yine grafikler, supply demand curve. Yok olmadı. Elimde yine büyüyen kitaplardan birini okuyayım dedim. Budala! Okunuyor da okumak istemiyorum ki. Yeterince kafamda büyüyor zaten bir sürü kavram, Dostoyevski’de şefkat, çocukluk ve saflık kavramı. Çocukluktan yeni çıkmış, henüz genç sayılan İppolit, Burdovski ve Doktorenko karakterleri var mesela aldatılmış, zihni yıkanmış, kötülüğe meyli olan insanlar haline getirilmiş, bir de Kolya henüz zihni iğfal edilememiş. Prens var bir de çocuklara düşkün, hassas, hasta ve de sözde budala. Neyse bunları sonra düşüneceğim. Cuma gecesindeydim ben.

Az sonra da maç var. Bilmem onunla bile çok ilgilenmiyorum. Sol bekte Sabri’nin oynaması güldürmedi bile mesela. Bir tek Özer’in ilk onbirde olmasına şaşırdım. Neyse bunlar da değil mevzu. Yahu bu Cuma gecesi insanlar ne yapar diye düşünürdük bir kaç sene evvel eski ev arkadaşım Ömer’le. Eğer üniversite etrafındaysa insanlar, gençlerse ve temayülleri varsa genelde “İçerler” olurdu cevap. Ne bileyim bir cemaatle bağlanıtlıysa yaşantıları, dindar bir şekilde sürdürmeye çalışıyorlarsa yaşamlarını sohbetleri falan olurdu. Tamam, biz de öyle sayılırdık da farklılıklar mevcuttu biraz. İki sene evvel bir mekanımız vardı. Ankara’yı bilenler belki bilirler, Yüzüncü Yıl’da Bedestan. Okulda, evde, yurtta sıkıldığımız yetmez gider bir de orada sıkılırdık. Bol bol efkarlanırdık sanki bir şey varmış gibi. Birbirimize değil kendimize sinir olurduk. Birbirimize iyice bağlanırdık. Dört adam, bazen beş adam. Şimdi o dört kişiden biri İngiltere’de biri Çin’de. üstelik Çin’e giderken bir haber bile etmedi. Aramız falan bozulduğundan değil, muhtemelen kendi sıkıntısından. Bilirim yine üzmüşlerdir onu. Kötü bir şekilde alıp başını gitmiştir. Ağabeyinin kitabında dediği gibi, “bir yıl sonra bavul topluyor. Taşları ihmal etmeden” Toplamış tası tarağı yollanmıştır. Bir biz kaldık, biz de İstanbul’da.

Zaten bir süre sonra cumaları daha bir yalnız geçmeye başladı Ömer’le. Önce Kızılay’da uzun yürüyüşler, sonra Tunalı Hilmi’de. Uzun uzun suskunlukar, sonra onun bana sanattan bahsetmesi güzel güzel. Müzikten. Erkan Oğur, Beethoven önce, sonra Rachmaninoff, sonra Shostakovich, beri yanda PAin of Salvation, Pink Floyd. Sonra bir sürü adamdan bahsederdik. Zamanı yavaş yavaş öldürürdük, sıkılarak, sıkıntıdan bir şey üretmeyi umarak. Kimi zaman evde, yan yana odalarda geçen cumalar. Büyük bardaklarda sallama çaylar. Bir de duman tabi, utanmadan. Şimdi bakınca “Güzeldi be abi” dediğimiz günler. Sıkıntılı, kimi zaman ağır buhranlı ama sımsıkı günler. Ha bir de Meksika Sınırı vardı. Zıpır mailler atardık. İkimizin de ismi geçerdi o maillerde fakat sadece ben yazardım onları. Okuyorsan kusura bakma Ömer kendimi biraz ön plana çıkarmak istedim. (Gülücük burada)

Sonra cumalar farklı bir hüviyete daha büründü Ankara’da; heyecan gibi, bazen mutluluk gibi, rahatsızlık gibi, hata gibi, güzellik gibi, bazen gerçek gibi, bazen çok içten bir dua gibi, şefkat gibi oldu bazen, güzel bir türkü gibi oldu, sıkıntısı geçmedi ama bunlar oldu, Cuma günleri hep şöyle oldu bakın tasvir edeyim: Amelié filminde, Amelié televizyon karşısına tek başına geçmiştir ya hani, kendisini evrensel bir iyilik sembolü olarak hayal eder. Bir belgesel izliyordur sözde, iyilik sembolü olan bir kadının ardından onun adına çekilmiş bir saygı duruşu belgeseli. Orada Azize Amelié toprağa verilirken, ağlar kahramanımız. İşte Amelié sanki filmi Cuma günü izliyordur. Sanki bütün Cuma gecelerimiz öyle olmuştu. Ne bileyim garip imgeler uğruyor zihnime Cuma gününe dair. Annem mesela. Cuma geceleri annemi daha sık aramam. Annemin Cuma günleri çocuklarına duyduğu sevginin daha çok artması. Bir anneyi Cuma akşamı uzakta bir evde çocuğunun başını okşarken düşünmek mesela. O anne ki hemen gelmiştir yavrusunun yanına, sıkıntıyı görünce. Sıkıntı büyükse annenin şefkati de büyüktür. O halde Allah’ın merhameti Cuma gecelerinde çok ama çok daha büyüktür. Ama benim cuma geceleri insanların birçoğundan daha çok tiksinmem, yok aslında tiksinme de değil daha çok acımam, bazen küçümsemem var. Bu da yanlış, o zaman merhamet gerekli bana ki, merhamet etme güzelliği büyüsün içimde.

Merhametim artsın tamam da, bir de içime oturan şu taş gibi ağır sıkıntıyı çıkarsam ağzımdan.

Ha bir de zamanın bu kadar yavaş aktığını; kimse neden daha önce söylemedi, anlatmadı, dillendirmedi, öğretmedi, göstermedi, belletmedi bana? Kime gideyim şimdi?

Geç gelen not: İnsan daha erken görmesi gerekirken, geç gördüğü bir şeyin heyecanını kalp patlamasıyla mı yaşar peki?

5 Ekim 2010 Salı

Zamanede Bir Hal

Yeni bir üniversitedeyim. Yeri güzel. Yeri çok güzel. Tarihin ortasında, arka sokakların, ara sokakların arasında. Bir yanında Süleymaniye, bir yanında Beyazıt, az ileride Vefa. Ama en güzeli ne biliyor musun, girdiğim sokağın ne olduğunu çok merak etmeden, nereye çıkacağını çok da önemsemeden dalıyorum sokaklara. Biliyorum hepsi aynı yola çıkacak, hepsi masmavi boğaza çıkacak. Kafama dolmuş bir sürü gereksiz görüntü silinecek yürüdükçe.

Farklı bir üniversitede geçirilmiş beş sene, artık üniversite kantinlerinde çay, kahve içen, hayır sigara yok yasak artık, ders arası vakit öldüren yepyeni öğrencilerden beni bir hayli uzaklaştırmış. Vatan; ateşli bir biçimde, direnişle, kavgayla, tartışmayla kurtarılıyor buralarda hala. Ve kızlar erkeklere, erkekler kızlara kur yapıyor tabi ki. Köhnemiş binalarda eğitim görülüyor sözde. Bürokratik engeller insanın damarına enjekte ediliyor. Asık suratlı memurlar yapmacık gülüşleriyle, içlerindeki iş yapma sıkıntısını gizlercesine ablacım diye hitap ediyorlar öğrencilere. Bir belge alacak oluyorum kuyruğa geçiyor, uzun uzun bekliyorum. Yeni insanlarla tanışıyorum. İnsanlar dediysem üç kişi. Herkes şimdiden bıkmış okuldan. Okulun sıkıntısı gözümde şimdiden büyüyor. Fotokopi çektiriyorum. Hatta hocanın biriyle telefonda konuşuyorum, “Yarın ders olacak mı hocam?” “Gelin bir tanışalım” diyor. Aklımda entegrasyon, aklımda ekonometri, aklımda yeni dersler, yeni ödevler, yeni makaleler, aklımda tez konusunu şimdiden belirlesem mi sorusu, aklımda buradan kurtulmalıyım düşüncesi, aklımda indirimli seyahat kartını bugün mü alsam yarın mı problemi, aklımda kalabalık, karşımda yepyeni öğrenciler, gülenler, saçmasapan gezenler, gereksiz tipler, aklımda büyüyen gereksiz düşünceler, hatta görmezden geldiğim bir tanıdık.

Yanımda yeni tanıştığım çocuğa dönüyorum, işe bak en sevdiğim isimlerden birine sahip o da, en sevdiklerimden birkaçının ismine, benim diğer tarafta işim var diyorum. Beyaz bir yalan, işim falan yok aslında. “Benim işim bulutlar arşınlamak gün boyu” İşte; yine, bir zamanlar hastalık derecesinde hesaplaşmaya girdiğim o şairin bir dizesi. Gökyüzü bulutlara boğulmuş, bulutlar gökyüzünde çıldırmış, kat kat, boğum boğum. Beni çağırıyor, Ömer kusura bakma seninle o tarafa yürüyemem. Süleymaniye’ye doğru yürüyorum. Gereksiz bütün gereksizlikler aklımdan siliniyor işte. Yıkım yaşanıyor, sonra tekrar diriliyorum. Yorgun ama huzurluyum.

Camiye giriyorum, cami kapalı, restore ediliyor. Kapıda iki turist kız. İki tane yurdum genci yaklaşıp bir şeyler diyorlar, uygunsuz bir şey mi diye kulaklığımı çıkarıyorum, Türk sanmışlar, yabancı olduklarını anlayıp gidiyorlar. Neden bu kadar ilgileniyorum, hiçbir fikrim yok. Sonra çadır gibi bir mescit yapılmış, oraya giriyorum, olsun diyorum rüzgarı duyuyorum en azından burada, gündüz gözüyle yapay değil buranın ışıkları, gün ışığı vuruyor. Ankara’nın yeraltı mescidlerinden sonra bu bile ilaç gibi geliyor. Sonrası malum, konuşma faslı. Artık çabucaklığı silinsin istiyorum namazlarımın. Uzatsam da uzatsam, ama bir yerinden yine dünyaya bağlanıyorum. Olur öyle. Olsun da varsın yavaş yavaş olsun.

Çıkıyorum camiden. İşe bak Mimar’a bir Fatiha bile okumamışım şimdi farkediyorum. Neyse. Caminin karşısında yan yana bir sürü kurufasülyeci, en ucuzuna giriyorum. Malum hala öğrenciyim. Çok sulu kurufasülye, azıcık pilav, yalandan salata, ayran. Şükür buna da. Gerçekten şükrediyor muyum? Bilmem. O zaman bile değilse şimdi ettim bile.

Yemek faslı da bitti. Şimdi yol ayrılıyor önümde, dün şu sol taraftakinden gitmiştim, Vefa’ya doğru. Merdivenlerden inmiş, sokak arası otoparkları, kötü lokantaları geçmiştim. Her köşesi eski cami. Sokaklardan yürümüş, eski kütüphaneler, evliya türbeleri görmüştüm. Arka sokakları da görmüştüm. Sokakta elinde telefon çene çalan, yaşı geçkin kızları, mahallenin delikanlılarının vakitlerini gençliklerini harcadığı internet cafeleri, küçük berber dükkanlarını, oto tamirhanelerini, eski hanları, karanlık binaları, daracık sokakları,sümüklü çocukları, yaşlı amcaları, takkeli hacıları, yaşmaklı teyzeleri, henüz öğle vakti yorgun düşmüş esnafı, televizyonda galatasarayın şaşaalı dönemlerini anlatan bir belgeselin izlendiği bir dükkanı, eskimiş levhaları, yerinden edilmiş tarihi eserleri...

Sonra o sokaktan geriye dönüp, diğer tarafa yürümüştüm, denize bakan ahşap evler, korunmaya alınmış mahalleler sıcak sımsıcak bir his gibi dolmuştu içime. Karşılıklı iki eve gerili ipte asılı çamaşırlar, fukaralığın gözü kör olsun, ama olacaksa da burada olsun dedirtmişti. Aptal bir gülümseme kulağımda ismi lazım değil, yürek yakan bir adamın sesi, boş sokakta şarkıyı mırıldana mırıldana yürümüş, bir evin duvarına yazılı “buraya çöp atan şerefsiz” yazısını görüp gülümsemiştim. Sonra birden sağa kıvrılan sokaktan bir turistin çıkması. “Hadi ben şehrimi tanıyorum, sen ne demeye buradasın” demek geçmişti içimden, sonra ona da gülümsemiştim. Ah Sait Faik neden bir kitabın yanımda değildi ki? Sonra bir yanık kokusu, ileride iki çocuk kağıt yakmış başında duruyor. Huyum değil ama sataştım işte “hayrola niye yaktınız onları?” Büyük gözükeni ellerini hohlayarak, sahte bir üşümeyle, “abi görmüyor musun soğuk” dedi. İçimde bir endişeyle, “eviniz burada değil mi” dedim. “Burada. Şurada az ileride” dedi. “Ee gidin evinize ısının” “Abi soğuk ora da, pencere” diye geveledi büyük olan. Küçük olanını kardeşi sanarak, “evinize noldu pencere mi kırık” dedim, “bizim ev değil onların” dedi, yere sürekli tükürerek. Sanki mahalledeki büyüklerinden kapmış gibi o huyu. Sonrasında korktum sefaleti görmekten. Sait Faik olsa başını okşardı ikisinin de biliyorum. Gider o sefaleti sonuna kadar da görürdü. Sonra da onu bir güzel hikaye ederdi. Benim cesaretim de kalemim de yoktu. “İyi bakalım hadi iyi ısınmalar” deyip yola koyuldum bir yokuştan aşağı, sokaklar bitmesin diyordum, sol tarafa gittikçe yola yaklaşacaktım biliyordum. Bir yokuş gördüm yok hayır sana sonra uğrayacağım. Yürüdüm. Bir sürü küçük dükkan, ne satıyor bunca insan, bunca malı kim satın alıyor. En dandiğinden oyuncakları toplu satan dükkanlar, kime hizmet ediyor. Bu adamlar şu plastik tabancalardan mı kazanıyor ekmeğini. Kafamda düşünceler bir o araya giriyorum, bir diğerine sonra. En sonunda çıkıyorum yola, kalan sokakları sonraki günlere bırakıyorum işte.

Bugün de işte diğer yoldan gidiyorum. Bu yolun hali başka, ismi fetva yokuşu olmalı, yerleri isimeriyle ezbere bilmiyorum. Hacc malzemeleri satan dükkanlarla dolu dört bir yan. Yokun iki yanından burnuma acı misk kokuları, gülyağı kokuları vuruyor. Burnuna bir bıyık kondurulmuş, hacc kıyafetleri giydirilmiş manken güldürüyor beni. Sonra şu kenarda boş boş oturan gençlere laf atan, meczup tipli adam. Ulan bir kere de doğru bir şey söyleyin diyor sigarasından çekerek.

Bu yeni moda, apaçi kavramıyla dalga geçmekten müthiş haz duyan erkek kardeşimi biraz güldüreyim istiyorum, şu duvardaki “bilmem ne crew” yazısının fotoğrafını çekerek. Sonra vazgeçiyorum. Neme lazım belki de az geride boş boş oturan gençler yazmıştır.

Yürüyorum. Sokaklar bitmiyor. Bitmesin de zaten. Başka günlere de kalsın. Sonrasına. Daha güzel günlere. Daha umutlu günlere. Zeki Müren’den bir parça dinleyip havamı dağıtmak, halinden memnun hüznümü dağıtıp, yüzüme acı bir hüzün kondurmak da geçmiyor değil aklımdan. Vazgeçiyorum. Nasıl olsa umuttan gözlerim yaşlı. Kafamda binbir kelime. Darmadağın. Olsun buna da şükür. Nasıl olsa Yeni Camiin önünde, yem satan yüzü kapkara, müşterisine elveda diyen çingene kadın, yarın da orada. Kader el verirse daha sonra da. Zamanı gelir, bir tabak yem alır, bir elvedayı da biz duyarız. Ne de olsa “İnşallah” gibi bir kelime katılmış lügatimize, tıpkı Bismillah gibi naif, onun kadar dopdolu.

Yepyeni bir yaşama Bismillah o halde diyorum. Ne diyor aynı şair “ölüyoruz demek ki yaşanılacak” Elhamdülillah.