Küçüklüğümün Pazar geceleri kapkaranlık gelirdi hep. Hatırlandıkça kararan günler. Soğuk, Bizimkiler dizisi, banyo yapma, okul eşyalarını akşamdan hazırlama, erken yatma. Pazartesi sendromu değil de Pazar sendromuydu benim ki. Pazar gelecek diye Cumartesinin tadını çıkaramıyordum. Kız kardeşimde bu sendrom, olağan şekliyle yaşanıyordu. Onun yaşadığı Pazartesi sendromuydu. Okula gideceği saat yakşaktıça huysuzlaşıyor, isterik şekillerde ağlamaya başlıyordu. Fakat benim sıkıntım okuldan kaynaklanmıyordu, benim problemim düpe düz gelecek olanın sıkıcılığından değil, gidecek olanın tadını çıkartamamaktandı. Her neyse, Bizimkiler bitti, artık istediğim zaman girebiliyorum banyoya, e okul vakti de biraz daha düzensiz. Yani pazarla pazartesiyle pek de alacağım yok artık.
Ama günlerin sıkıcılığı dendiğinde, Cuma günü var zihnimde kocaman. Cuma gecesi. Yurtdışında doktora yapacakları için verilen bursun sonuçları belli oldu bugün. Ankara’da açılacak üniversiteye girmişim. Ankara. İbrahim’in dediği gibi Ankara bırakmıyor bizi. Bırakmasını temenni ederdim oysa, cuma gecelerimin sıkıcılığı geldikçe aklıma.
Ama şu an Ankara’da değilim. Basbayağı İstanbul’dayım. Doğduğum, büyüdüğüm şehirde. Geliştiğim değil, orası Ankara. Fakat şu an içine girdiğim sıkıcı Ankara Cuma gecesi sendromu da neyin nesi. Nereden geldi oturdu içime bu taş gibi ağır sıkıntı? Neyin sonucu? Biliyorum da kaçıyorum cevaplamaktan orada öyle cevapsız kaldıkça, beni daha çok rahatsız ettikçe güzelliği artıyor. Bu da ayrı bir rahatsızlık ya neyse.
Ders çalışayım dedim. European Integration zımbırtıları. Yine grafikler, supply demand curve. Yok olmadı. Elimde yine büyüyen kitaplardan birini okuyayım dedim. Budala! Okunuyor da okumak istemiyorum ki. Yeterince kafamda büyüyor zaten bir sürü kavram, Dostoyevski’de şefkat, çocukluk ve saflık kavramı. Çocukluktan yeni çıkmış, henüz genç sayılan İppolit, Burdovski ve Doktorenko karakterleri var mesela aldatılmış, zihni yıkanmış, kötülüğe meyli olan insanlar haline getirilmiş, bir de Kolya henüz zihni iğfal edilememiş. Prens var bir de çocuklara düşkün, hassas, hasta ve de sözde budala. Neyse bunları sonra düşüneceğim. Cuma gecesindeydim ben.
Az sonra da maç var. Bilmem onunla bile çok ilgilenmiyorum. Sol bekte Sabri’nin oynaması güldürmedi bile mesela. Bir tek Özer’in ilk onbirde olmasına şaşırdım. Neyse bunlar da değil mevzu. Yahu bu Cuma gecesi insanlar ne yapar diye düşünürdük bir kaç sene evvel eski ev arkadaşım Ömer’le. Eğer üniversite etrafındaysa insanlar, gençlerse ve temayülleri varsa genelde “İçerler” olurdu cevap. Ne bileyim bir cemaatle bağlanıtlıysa yaşantıları, dindar bir şekilde sürdürmeye çalışıyorlarsa yaşamlarını sohbetleri falan olurdu. Tamam, biz de öyle sayılırdık da farklılıklar mevcuttu biraz. İki sene evvel bir mekanımız vardı. Ankara’yı bilenler belki bilirler, Yüzüncü Yıl’da Bedestan. Okulda, evde, yurtta sıkıldığımız yetmez gider bir de orada sıkılırdık. Bol bol efkarlanırdık sanki bir şey varmış gibi. Birbirimize değil kendimize sinir olurduk. Birbirimize iyice bağlanırdık. Dört adam, bazen beş adam. Şimdi o dört kişiden biri İngiltere’de biri Çin’de. üstelik Çin’e giderken bir haber bile etmedi. Aramız falan bozulduğundan değil, muhtemelen kendi sıkıntısından. Bilirim yine üzmüşlerdir onu. Kötü bir şekilde alıp başını gitmiştir. Ağabeyinin kitabında dediği gibi, “bir yıl sonra bavul topluyor. Taşları ihmal etmeden” Toplamış tası tarağı yollanmıştır. Bir biz kaldık, biz de İstanbul’da.
Zaten bir süre sonra cumaları daha bir yalnız geçmeye başladı Ömer’le. Önce Kızılay’da uzun yürüyüşler, sonra Tunalı Hilmi’de. Uzun uzun suskunlukar, sonra onun bana sanattan bahsetmesi güzel güzel. Müzikten. Erkan Oğur, Beethoven önce, sonra Rachmaninoff, sonra Shostakovich, beri yanda PAin of Salvation, Pink Floyd. Sonra bir sürü adamdan bahsederdik. Zamanı yavaş yavaş öldürürdük, sıkılarak, sıkıntıdan bir şey üretmeyi umarak. Kimi zaman evde, yan yana odalarda geçen cumalar. Büyük bardaklarda sallama çaylar. Bir de duman tabi, utanmadan. Şimdi bakınca “Güzeldi be abi” dediğimiz günler. Sıkıntılı, kimi zaman ağır buhranlı ama sımsıkı günler. Ha bir de Meksika Sınırı vardı. Zıpır mailler atardık. İkimizin de ismi geçerdi o maillerde fakat sadece ben yazardım onları. Okuyorsan kusura bakma Ömer kendimi biraz ön plana çıkarmak istedim. (Gülücük burada)
Sonra cumalar farklı bir hüviyete daha büründü Ankara’da; heyecan gibi, bazen mutluluk gibi, rahatsızlık gibi, hata gibi, güzellik gibi, bazen gerçek gibi, bazen çok içten bir dua gibi, şefkat gibi oldu bazen, güzel bir türkü gibi oldu, sıkıntısı geçmedi ama bunlar oldu, Cuma günleri hep şöyle oldu bakın tasvir edeyim: Amelié filminde, Amelié televizyon karşısına tek başına geçmiştir ya hani, kendisini evrensel bir iyilik sembolü olarak hayal eder. Bir belgesel izliyordur sözde, iyilik sembolü olan bir kadının ardından onun adına çekilmiş bir saygı duruşu belgeseli. Orada Azize Amelié toprağa verilirken, ağlar kahramanımız. İşte Amelié sanki filmi Cuma günü izliyordur. Sanki bütün Cuma gecelerimiz öyle olmuştu. Ne bileyim garip imgeler uğruyor zihnime Cuma gününe dair. Annem mesela. Cuma geceleri annemi daha sık aramam. Annemin Cuma günleri çocuklarına duyduğu sevginin daha çok artması. Bir anneyi Cuma akşamı uzakta bir evde çocuğunun başını okşarken düşünmek mesela. O anne ki hemen gelmiştir yavrusunun yanına, sıkıntıyı görünce. Sıkıntı büyükse annenin şefkati de büyüktür. O halde Allah’ın merhameti Cuma gecelerinde çok ama çok daha büyüktür. Ama benim cuma geceleri insanların birçoğundan daha çok tiksinmem, yok aslında tiksinme de değil daha çok acımam, bazen küçümsemem var. Bu da yanlış, o zaman merhamet gerekli bana ki, merhamet etme güzelliği büyüsün içimde.
Merhametim artsın tamam da, bir de içime oturan şu taş gibi ağır sıkıntıyı çıkarsam ağzımdan.
Ha bir de zamanın bu kadar yavaş aktığını; kimse neden daha önce söylemedi, anlatmadı, dillendirmedi, öğretmedi, göstermedi, belletmedi bana? Kime gideyim şimdi?
Geç gelen not: İnsan daha erken görmesi gerekirken, geç gördüğü bir şeyin heyecanını kalp patlamasıyla mı yaşar peki?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder