Beş sene evvel, liseyi bitirmiş, gelecekteki mesleğini tayin etmek için arayışta olan bir gence en cazip ilim dalı gelmişti iktisat. Çünkü; malum mühendislik fazla fizik içeriyordu, tıp fakülteleri de korkutucuydu, genetik biyoloji gibi gözde bölümler de inişe geçmişti. Bunun yanında, dünyanın belirli yerlerinde bir takım olaylar oluyordu. Henüz bir orta okul öğrencisiyken mesela, iki tane uçağın dünyanın ticaret merkezine saldırısını izlemiştik canlı yayında. Fazla komplo teorisyeni diye yaftalanan insanlar bunu Amerika’nın ekonomik sebeplerle kendi insanına yaptığı bir saldırı olarak görüyorlardı. Kapitalizm denen bir şey işin içindeydi. Sonra malum işgaller. Önce Afganistan, ardından Irak. Ve Irak. Yanıbaşımızda dünya ekonomisinin temel ihtiyaçlarından biri olan petrolün sömürüsü. Yine ekonomik nedenler. Yine kapitalist düzenin oyunları. Kapitalist düzenin zulmü. Yüzyılın başından beri ne olduysa olumsuz bütün kabahat ona yükleniyordu, haklı olarak! Kavramlar çarpışıyordu, önce meydanlarda, sonra medyada, sonra kitaplarda, bilinçlatında, tartışmalarda. Kapital, kapitalist, kapitalizm, emperyalizm, anti kapitalizm, anti emperyalizm vs.
Bütün bunlar iktisat ilmini (İktisata ilim mi demeli, yoksa bilim mi?), meslek seçimi aşamasında bir genç için, hele de kendini ilmin uçsuz bucaksız deryasına atılmaya hazır hisseden kendini bilmez bir genç için, dünyadaki bütün kavgaların, bütün anlaşmazlıkların kökeni olan kapitalizmi anlayabilmek için okunmaya değer tek ilim olarak göstermeye yetecektir.
Bununla beraber bütün hayallerim, bölüm derslerinin ilki olan mikro ekonomi dersinde kayboldu. Daha ilk dersten iktisat nasıl sevilmezi görmüştüm sanki, biraz bu nedenle biraz da aksiliğimden iktisat eğitimim parlak geçmedi. Görmek istediğim şeyleri tam olarak göremedim. Kendi kendime görebileceğim zaman ise, görmeyi istemekten vazgeçtim, yeni bir alan açılmıştı önümde ve o daha çekiciydi doğal olarak ona yöneldim. İyi bir okulda dört sene iktisat eğitimi görmüş biri için, oldukça utanç verici bir iktisat birikimiyle bitirdim okulu.
Bu süre içinde, kapitalizmin ruhunu öğrenmek için yanıp tutuşmam da boşunaymış. Aslında kapitalizmin ruhu falan yokmuş. Mevcut olan ise, sadece dünya üzerine çöreklenmiş kapkara bir sismiş. Nereden kaynaklandığı belli, mahiyeti belirsiz bir sis. Anlamak için çabaladıkça, onu çözebilmek için üzerine söylenen bütün sözleri etkisizleştiren müphem bir sistem. Yaratılan koskoca bir paradigma. Bir sürü soru, bir sürü sorun. Her defasında insanı, yapıcı olmayan bir hayrete düşüren devasa bir oyun. İnsana bir aşama kaydettiren, onu sağaltan, bulunduğu durumdan uyanmasına yarayan bir hayret, daima övülmüşken koskoca bir inanç geleneğinde, şimdi bu yaşanan hayret dönüşü olmayan bir miskinliğe dönüşüyor insanda. Hayret yahu diyoruz, insanlar yirmi sene evveline kadar nasıl oluyordu da cep telefonsuz yaşayabiliyordu? İnternet kullanmamakta neyin nesiymiş diyoruz. Etrafımızda büyüyen koskoca bir meta var, hayretle bakıyoruz. O bir yerde patlayacak diye bekliyoruz. Nihayet oluyor balonda bir delik iyice bir patlasın diye beklerken, bu sefer de gündelik telaşlarımızı hatırlatıyor bazı adamlar, eğer bu balon patlarsa içindeki gaz hepimizi zehirler, haberiniz olsun, işsiz kalmak istemezsiniz değil mi, çulsuz ve fakir? Hop birden onu kurtarmaya katılıyoruz. Önce yeni ihtiyaçlar uyduruyoruz, bir güzel. Sonra; alıyoruz, satıyoruz, daha çok alıyoruz daha çok satıyoruz. Fakat kim için alıyoruz, kimden alıyoruz? Bunlar hep meçhul.
İktisat eğitimim süresince, kapitalizm nedir anlatılmadı bana. Sadece bir gün, açık sözlü bir hocamız, lütfetti, “Şunu iyi bilin ki bizim size öğrettiğimiz tamamen kapitalizm. Biz size kapitalizmden başkasını öğretmiyoruz” Yani gayri safi milli hasıla hesaplamaları, denge durumuna getirilmeye çalışılan arz- talep denklemleri, işsizliğin doğal oranına ulaşması, enflasyonun düşmesi ilh. hepsi bunların, kapitalizmi anlamak için mi vardı?
Kendinden önceki ekonomistlere eleştirilerle gelen her ekonomist, kocaman atlastan bir kumaşın önünde, elinde iğne iplik, açık yerleri tamir için mi bekliyor? Keynes kapitalist rejime karşı değildi diye bas bas bağıran ders kitaplarının anlatmak istediği de buydu işte galiba. Durun dışarı çıkmayın, sınırlar içinde at koşturun.
Kapitalizm denen şey denklemlerle sunuldu bize. Belki de bu şekilde karmaşıklaştırıldı. Patladığı noktada da, koskoca bir köpükten geriye, yine bir anlaşılamamazlık kaldı. Hali hazırdaki ekonomistler nasıl oluyor da elleri kolları bağlı bir şey demeden izlediler son krizi diye sordu bir öğrenci hocamıza. Hocanın cevabı manidardı ne yapsınlar koskoca finansal bir sistemden bahsediyoruz. Demek ki önümüzde çözülmek için bekleyen şey koskoa bir şey, finansal olması falan hikaye olmalı.
Peki, şu an karşımızda bu koskocalığıyla duran sistem gücünü nereden alıyor iyi biliyor muyuz? Kendi adıma cevabım, hayır. Ama küçük bir tahminim de yok değil. Bunca üretilmiş paradigma, bunca bilgi yığını arasınd,a hiç onlara uğramadan inilebilir belki meselenin kökenine. Bu yüzden belki de kadim toplumların hikayelerine başvurmalıyız. Ad, Semud, Lut, Medyen, Roma, Mısır, Babil Sodom- Gomorra ve daha bir dolu medeniyet. Hepsi maddi güce sırtlarını dayanarak zulmü meşrulaştırmış, insanı bayağılaştırmış bir sürü medeniyet. Her biri de bu dünyevileştirme işini onun başka bir enstrümanıyla gerçekleştirmiş, şehvet, iştiha, mal yığma, sapkınlık ilh. Kapitalizm de işte gücünü bu enstrümanları hep beraber kullanarak elde etti belki de. Gördüğü ne varsa metalaştırdı. Altın, gümüş, kadın, erkek, cinsellik, düşünce, ideoloji, okul, kitap ne varsa. En güzeli de belki, kendine aykırı duranı metalaştırdı. Babil’deki gibi koca binalar dikti şanı için, Karun gibi mal yığmaya teşvik etti, bize bir şey olmaz mentalitesiyle yaptı ne yaptıysa, cinselliği gözlerin önünde izlenir bir şey yaptı, Lut kavmini aştı, Firavun küstahlığını büründü, böyle olmayı aşıladı. Necip Fazıl’ın serzenişi haklı çıktı belki de çatladı Sodom-Gomore patladı Bizans ve Roma.
Şimdi, tarihin bütün küfür ve zulüm dinamiklerini içerisinde barındıran koskoca yapıyı, nasıl anlamalı? Acaba bütün suçu mal yığmaya, para getiren herşeyde tekel olmaya çalışan, devlet korumalı küçük bir azınlığa mı yıkmalı? Yoksa maddi dinamiklerin tarihi zorladığı zorunlu bir aşama olarak mı görmeli? Yahut da tarihin tekerrür eden bir alçalış döneminin bir numaralı müsebbibi mi görmeli?
Ben kötü bir iktisat öğrencisi olarak, kapitalizme hangi sorularla yaklaşmalıyız, önce onu bilmek istiyorum. Kapitalizm nedir onu öğrenebilmek için, elimizde hangi sorgulama araçları var? Evvela bunları bir görünür kılalım. Sonrası, Allah kerim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder