1 Aralık 2010 Çarşamba

Zahmetsizlere Cuma Güzellemesi

Cuma akşamı, ezan yeni okunmuş, cebimde bozukluklar ekmek almaya gidiyorum. Basbayağı çocuk gibi hissediyorum kendimi. Oldu olacak yolda parayı düşürüp kaybedeyim de eve gidip annemden zılgıt yiyeyim.

Kendimi bildim bileli kış, günü hep böyle erkenden bitirdi zaten. Yirmi iki senedir bu ailenin büyük erkek çocuğuyum, son sekiz dokuz senedir bu forsu kullanarak, ekmek alma görevini küçük erkek kardeşime yıkmıştım. Şimdi okulda olan o, eve dönmüş olan ise benim. İstanbul’dayım işte. Cuma akşamı hem de. Hem de bakkala gidiyorum, anne para üstüne çikolata alayım mı?

Az sonra kendisine yöneltilen iletişim kurma amaçlı hiçbir cümleye karşılık veremeyen şişman bakkala parayı uzatıp, bakkaldan iyi akşamlar bile demeden çıkacağım. Çünkü bu sefer ne dediğini anlamaya çalışmak istemiyorum. Zaten bunu birçok kere denedim. “Hayırlı işler!” “Hınn” “Selamünaleyküm” “Ahykmsam” “Kolay gelsin” “Soğl”

Ama hatırlayanlarınız vardır elbette, bundan iki sene evvel küçük bir bakkalda, Ömer Suat Abi’ye elini uzatarak, “Tanışalım abi. Merhaba benim adım Susam” demişti. Şaşkınlık geçiren zavallı Suat Abi de hiç yadırgamamış gibi yaparak elini uzatmış, “Memnun oldum Susam” demişti. Sonra da bana dönmüş ismimi söylememi beklemiş, ben de “Yok oğlum senin bu isiminden sonra daha güzel bir şey uyduramayacağım” deyip oyunbozancılık yapmıştım da adamcağız rahatlamıştı. “Alacağın olsun bundan sonra artık seni hep Susam diye çağıracağım” demişti Ömer’e, gülerek.

Ekmek alıp dönüyorum eve. Site girişindeki bekçi kesin arabesk bir şey dinliyordur. Hadi azıcık kalitelisi olsun da Orhan Gencabay falan olsun, hatta azıcık daha iyileştireyim, Ahmet Kaya olsun. Ama yok dinlemez o Ahmet Kaya’yı, geçen bıyıklarıma takılarak, beni kendilerinden sanmıştı, ülkücü müyüz Amedim? Allah korusunlarla zorla uzaklaştırabilmiştim bu ithamı.

Siteye girdim. Siteye girmiş olmak, İstanbul’da olma durumumu daha da bir güzel hissettirdi bana. Evet, artık Ankara’da değilim. Okuldan eve dönmüş de değilim, artık Tunus Caddesi’den o servislere de binmiyorum. E Ahmet Kaya da geldi işte aklıma. Erkan Oğur gelmeden olmaz, Neşet Babam da buyursun gelsin. Yeni Türkü de kabulümüz. Sonrası tek kelime halinde; bedestangülnanelinargilesıkmaportakalsuyupallmallcepagömmelibatakwinston-kızılayyükselcaddesihostapiknikezgiçayevisakaryadürümcüsüsarmatütünkurtuba-gökkuşağıçayevitunalıhilmiaspavalo&loudnevalemsuatabibarbieshowsokağıpavyon-önlerimutfakmuhabbetlerisergentarıkibomustafaömerismailabi...

Ardından fazla isyankar cümleler; ne işim var lan burada benim, hem de Cuma akşamı. Hatta ne işiniz var oralarda ulan! İngiltere neresi? Çin kim? Çorum kaç kilometre? Niğde mi, ne Niğdesi, Niğde'nin ne işi var? Kızıyorum hepimize. Hatice de kızıyor biliyorum. Anlam duysa o da kızar.

Cuma günlerine ders bırakmama gibi güzel bir alışkanlığım vardı benim; çalışkan bir öğrenci gibi, derslerimi sanki önceden yapıyorum da sonraya bırakmıyorum gibi. O günü evde boş boş geçirirdim genellikle, Cuma namazına yakın bir saatte uyanır, garip sesli imamın (bu tasvirden dolayı Allah affetsin beni) diyanet dayatmalı (bu yüzden de onları affetsin) hutbelerini dinlerdim. Bir de değnekçi gibi bir abi vardı o camide. Cami dediysem tenekeden minaresi olan bir yeraltı mescidinden bahsediyorum elbette. Neyse bu abi, farz namaz başlayana kadar ayakta durur, seslenirdi gel abi geç şöyle, geç sıkış, geç öne ya, hop bak buraya gel, ileri geçin herkese yer var, gir içeri, şişşt, hop, ıslııık, gir içeri.. Neyse o abimiz de elbette kendine öyle bir misyon seçmişti Allah yolunda hizmet için, ama keşke hutbe dinlemenin farz olduğunu bilseydi. Dedim ya neyse...

Bak şimdi sizi bekliyorum gibi olsun tamam mı? Malum benim dersim yok. Siz okuldasınız. Hatta bu akşam İsmail Abi geliyormuş Niğde’den. Çarşamba akşamı aramış mesela, demiş ki Cuma Gecesi Allah’tan bir mani gelmezse oradayım Erkamcığım. Bekleriz İsmail Abiciğim. Sergen’in tabiriyle “OĞH”

Bak İbo bugün bizim evde geçsin, söz sonraki bir gün Eryaman’da geçer. Ama bence o günü bahar günlerinden seçelim. Şöyle balkonda oturmalı, mangallı, nargileli, taze çaylı, türk kahveli. Hatta Elif’in bize yaptıkça kendini geliştirdiği o pastadan da olsun. Ama bugünlük bizim evdeyiz.

Sizi bekleme faslını çabucak geçiyorum. Yapılanlar malum, geç uyandım zaten. Namaz sonrası, kebaba gittim ya da belki Nevalem’e. Eve gittim, Ömer olsa acele ederdi eve gitmek için, hepimiz biliyoruz nedenini, açmıyorum. Sonra kahve yapardım kendime, evet İbo müzik de açıyorum. Öyle kuru kuru içemem ben sigara ulan. Artık hiç içemiyorum zaten. Sonra bir divanda, bir sandalyede saat zaten beşi altıyı bulur. Siz o iğrenç Eskişehir Yolu trafiğini çabucak geçerseniz, namazı kılar yemeğe gideriz. Mustafa bak kabul et ortalarda fazla gözükmüyorsun sen. Ama klavyem senin bu fazla sosyalliğine izin vermiyor bu defalık. Sen de geldin eve.

Ömer ot yiyemediği için, bir de zaten sabahtan beri bir şey yemedi, öyle geçiştiremez yemeği. Zaten midesi hemen felç olur, hepimiz biliyoruz bunu, aman Allah korusun. Son sigarasını da öğle arasında içmiş ha, ona göre!

İbo, “Hadi lan offf. Hazırlanamadınız anaa” Ben genelde hazır olurum oğlum bilirsin. Ya Mustafa gömlek ütülüyordur, ya da Ömer “Dur bir dakika son bu, son” diye solo atıyordur. Sergen de hazır ortada dolanıyordur, “Hadi ulan” diyemiyordur o. Ben diyorum onun yerine, “Hadi ulan”

“Abi şey olmasın, nar posası olmasın, roka ezmesi de olmasın, ııı o garip morlu salatadan da olmasın, kereviz de doğramayın, heh işte abi aynı setup olsun.” Adama ayıp değil mi şimdi, yazık değil mi garibana?Sabahın köründen şu saate kadar, ayakta onca müşterinin ağız kokusunu çekmiş adama yapılacak şey mi bu Ömer? Nerede senin merhametin? Damak tadı için bunca eziyet reva mı zavallıya? Hayır, bir de sana gülüyoruz da adam üzerine alınmıyor mu?

Mustafa’nın en azından bu sefer garson abilere karşı sabırlı olmasını diliyorum. Müşteri memnuniyetini en yüksek seviyede tutmak adına, Mustafa’nın Gökhan Abi’si patatesi önümüzden eksik etmiyor, Mustafa’nın bol soslu Aspava’sı gerçekten bol soslu oluyor. Ömer’in salatası Ömer’i ilgilendiriyor. İbo hiçbir şeyle ilgilenmiyor, yiyor. Sergen susuyor.

Yemek bitiyor ilk sigarayı İbo yakıyor her zamanki gibi. “Bekle lan çay gelsin” diyorum ve yine her zamanki gibi “Çay gelince de içerim” diyor. Mustafa sigara karşısındaki iradesizliğinebir kere daha vurgu yapıyor; “Ben bırakamıyorum, biliyorum bırakamayacağım. İlaç kullandım fayda etmedi. İçemeyeceğim diye korktum ilacı bıraktım, aynı iştiyakla içebilmek için iki hafta uğraştım” diyor. Sergen susuyor, sigara da içmiyor. Ömer de doymuş, sigara içiyor, çayıyla beraber o da susuyor. Ben de siz kötü arkadaşlarıma katılıyorum, yapacak bir şey yok.

Farkındasınız değil mi, sadece nefse çalışıyoruz. Daha Lo&Loud’a falan gidilecek. Olmadı Kızılay’a inilecek, Ezgi’de oturulacak. Oturacağız. Çay içeceğiz. Sigara içeceğiz. Konuşacağız. Susacağız. Güleceğiz. Kahkaha bile atacağız. Bir zaman Arog diliyle konuşacağız, bir zaman da Hokkabaz. İbrahim birçok şeyin gereği olmadığını söyleyecek, Ömer müzik üzerine aforizmalardan seçkiler sunacak, Mustafa iyi bir yönetmen olmanın gerekliliğini İslamî duyarlılıkla bizlere aktaracak, ben İbo’nun gereksiz bulduğu bir takım yazar şair isimleri söyleyeceğim. Oysa kendisi, daha önce izleyip izlemediğini hatırlayamayacağı kadar çok gereksiz film izlemiş olacak. Ama onların gereksizliklerine inanmayacak. “The Classic” diyeceğim, damarını şişirerek sinirlenecek. Sergen konuşacak, “Erkam abi, eve gidince bana o o western filmini indirsek ya, yaa..” Sonra abisine dönüp, mızmızlanarak, “Abi hani Starbucks’a gidecektik” Mustafa yalandan kızacak, Sergenin kadir kıymet bilmez olduğunu söyleyecek, “Allah taş eder” Ben de Sergen’in Küçük Prens’i sevmediğini tekrar yüzüne vuracağım, “Zevksiz sıpa”

Saat taş çatlasın sekiz dokuz daha. Eve gidelim. Dönüşte Suat Abi’den meyvesuyu alırız. Mustafa’ya yüzde yüz üzüm suyu. Ömer’e kendi tabiriyle gurubet şeyler. Ananas, kivi, mango, havyar suyu falan ne bileyim. Ben onları içmem, İbo için hepsi bir. Mideye gidecek. Midesini yakmasın yeter. Sergen’in zaten kendi odasında bir miktar zulası vardır, elmalı ice tea falan. Üç dört paket de sigara alırız Suat Abi’den. Ankaragücü’nden bahsederiz, Fenerbahçe’den bahsederiz Suat Abi’yle. Yanda, konsomatris kıyafetleri satan adama selam vermeyiz, içimizden gelmez. Sonra Nevalem’in önünden geçerken, Bülent Abi’ye, Cihan’a seslenir bir iyi akşamlar deriz. İyi günündeyse Bülent Abi çay içmeye çağırır. “İçimiz dışımız çay sigara abi, eve gidelim biz”

Mutfakta; Ömer’in, kendi odası dışında her yerde kullanılmış hoparlörleri.. Müzikçalar bağlarız. Öyle çok gitarlı çok davullu şeyleri İbrahim’in kafası götürmez, belki biraz Pain of Salvation ki o da kararında olacak. Sonra en cazibi Erkan Oğur gelir ya da Ahmet Kaya veya Neşet Ertaş. Birinden birini açarız.
Ömer kartları İbo’ya verir dağıtması için, sigara içiyordur, “Ben sonra iki kere dağıtırım” der. O aptal defteri yanımıza alırız, puanları ben tutuyorum yine. Mustafa, artık bu işi öğrenmiş olmalı. Artık kuralları bilir, yan batmamaya çalışır, işi kıvırır. Benim dokuzuma karşı on der, kozu da doğru söyler, benim elime patlar. Zaten Ömer ve İbo hiç mızmızlanmaz, yalnız ben mızmızlanırım. O el ona batarım.

Arkadan bir ses gelir “Garlî dağlaaaar, geçit vermez olûûûn-ccca” Sigaralar daha bir harlanır, Mustafa’yla iç çekeriz kuvvetli, ardından “Ahirim sensin” vardır kesin. Mustafa bir de Zeynep ister. Ömer tikleriyle sigarasını keyifli keyifli çeker. İbo durur. Sergen içeride kulaklıkları takmış, aptal amerikan dizilerinden birini izler. Kahkaha atar, gülmekten ölür. Yavaş gül ulan azıcık, kalbin kararacak.

Biz batağa devam ederiz. Koz sinek oldu mu sinir olurum. En güzel koz kupadır çünkü. Koz maçaysa o ele İbo girmiştir. Ne bileyim zihnimde öyle bir imge.

Sonra yavaş yavaş bayarız. Zaten on iki gibi de İsmail Abi gelecektir.

Mustafa hazırlanır, gider Aşti’den İsmail Abi’yi alır, gelir, bir süre sonra bizi çaldırmaya başlar. Bu şu demektir; “Kapıya çıkın yine Aspava’ya gideceğiz.”

Sonrası Aspava’da artık daha koyu bir muhabbet, daha çok çay, daha çok sigara. İsmail Abi bizi bir atmosfere sokar, aldığımız nefes farklılşır, ben hayret ederim, hayret ettikçe bu adamı daha çok severim. Çünkü bu adam bize önem verir. Evet bu adam “biz” kelimesine önem verir. Çünkü biz diye bir şeyin varlığından haberdardır. Biz denileni bize iyice bir hatırlatır. Biz denilen şey gece ilerledikçe, İsmail Abi konuştukça daha da belirginleşir. İsmail Abi o gelmeden evvel bitirdiğimiz batak oyununu da bize dahil eder. Bize ait kılar. Bizi de kendi kafasında kurduğu bir aleme çeker. Orada, ben duvar yazılarımla varolurum. İbrahim sigaranın içinde sıkılır,sigaradan da sıkılır, gerek duymaz birçok şeye. Ömer o alem içinde susar, susması bir melodiyi doğuracaktır çünkü. Susması gerekir, çünkü her nota sonuçta bir varoluş alanı daha açar ve bu alemde fazlalığa yer yoktur. Mustafa her elin tuttuğu cezayı görür ve Mustafa görür, evet görür. Sergen’e hepimiz beraber yaklaşırız bir yerinde bir boşluk ararız, nüfuz etmek isteriz, nüfuz edelim ki Sergen Harry Potter yerine, Küçük Prens’i sevsin. Ve o alem içinde ben İsmail Abi’yi Anlam’la görürüm hep, sanki sadece onunla mutlu.

Vakit ilerlemiştir. Sabah namazı vaktinin girmesine çok az kalmıştır, apar topar kalkıp, yatsı namazını yetiştiririz. Uykulu gözler şimdi sabah namazını bekler, son sigaralar mutfakta içilir. Namaz kılınır. Herkes yatağına gider. Herkes bambaşka aleme çekilir. Fakat ertesi gün yine beraber olunacaktır, üstelik günlerden Cumartesi olacaktır. Bir günümüz daha olacaktır ve şükür ki bizim olacaktır.

Oysa yarın Çarşamba. İbrahim’in sunumu var İngiltere’de ve evet İngilizce. Mustafa muhtemelen şu dakikalarda, Çin’de güne başlamak üzeredir. İsmail Abi erkenden dükkanı açacaktır. Sergen keyifsizce yeni lisesine gidecektir. Ömer kalkıp piyano başına geçecek, ara ara gitarını eline alacak. Bense geç kalkacağım, erkek kardeşim yine okulda olacak ve evet yine ekmek almaya ben gideceğim. İnşallah paranın üstünü de düşürmem..

5 yorum:

  1. Kayıp zamanın izinde
    süphanallah kardeşim çok ibretlik bir paylaşım olmuş. Okuduk, istifade ettik, bir de üsütne cafe creme yaktık, yanınada ahmet kaya yıkar mı sandın beni bu yalancı ayrılık dedi, kar yağıyor bir yandan, ingiltere ayrı bir yalan, mezkur tabirle gereksiz master falan, ötesini söylemeyeceğim

    YanıtlaSil
  2. daha dün ankara'daydım. tarık'la buluştuk. ankara bitti. ne gidebileceğim ne oturacağım ne uyuyacağım bir yer... ne yapacağım diye düşündüm ankara'da. durmadım. işlerimi halledip dönerken niye duramadığımı düşündüm. yaşayamadığım bir ankara'da durmak istemeyişimin temel sebebi: hatıraları koruma içgüdüsü. yaşayamıyorsun, bari bir zamanlar yaşadıklarına zarar gelmesin.

    YanıtlaSil
  3. şu da var elbet, bir gün duvarların tarihi yazıldığında, senin adın da orada olacak erkam! bir duvar edebiyatının olabilirliğine ikna eden sendin beni. kağıttan daha kullanışlı duvar. bir de arkaik tarafı var. atalar, taşa yazmışlar yazıyı, silinmesin, hep kalsın diye. duvara gelince aynı zamanda mimari yapının, içinde yaşanan mekanın unsuru. mekan demek; duvarlarla çevrili, yaşanabilir, kendinse has bir ahvası olan alan demek. duvara yazmak, duvara yazılanı okumak. herhangi bir şeyi okumaya benzemez.

    bir yazı yazmıştım: duvarı yazılı mutfak diye. insan içine çıkacak duruma geldiğinde göndereyim.

    YanıtlaSil
  4. şu var ki, İsmail Abi, o yazılar tek mekanlık yazılar olarak kalmaya mahkummuş. erkan oğurun bir sözünü çok seviyordu ömer müzik tek seferliktir. o yazılarda tek seferlik olmasa bile tek mekanlıkmış. şimdi şu oturduğum odanın duvarlarına istesem de yazamam onları herhalde. o mekana has bir ruhu taşıyordu, kendince komik olma amacı güdüyordu. o mekanda konukluğumuzu yarım kalmış hissediyorum. gecikmiş bir konukluk. orada ibrahim dilay'ın a erkam erun'la tanışmasından başlayarak biz denilen şeyin oluşmasını anlatmaya başladığım yazı bile yarım kalmıştı. şimdi oradaki birçok yazı bile silindi zihnimden, isimler dışında. ama ne demiş İsmet ÖZel, "şimdi bir çok sayfasını atlayarak bitirdiğim kitabın başından başlayabilirim" belki şimdi üzerine düşünerek o mekanın, o tarihin başından başlayabilirim, ha ne dersin?

    YanıtlaSil
  5. bir şeye ancak ondan uzaklaşarak yaklaşabilirsin. (biçim'in anlamı budur. bir nesneye biçim verdiğinde onu diğer nesnelerden uzaklaştırmayı hedeflersin, başka bir nesneye benzetmek istediğinde bile, bu böyledir- sabah sabah ahkam keselim efendim!)

    o duvarlardan uzaklaştın. şimdi gerçek duvarların "sorumluluklar dünyası"nın duvarlarıyla karşı karşıyasın. şimdi o duvarlara yazdığın yazıların oluşturacağı gülümsemeyi hatırlayarak yepyeni bir yazı kotarabilirsin. unutmak yeniliği ortaya koymak için gerekli olabilir, bir yerden sonra da hatırlamak yeniliği sağlama almak için gereklidir.

    o duvarlara yazdığın her şeyi unutabilirsin, ama o duvarlara bir şeyler yazarkenki ruh halini, varoluşunu ne yapsan unutamazsın. işte yazı bunun içindir. yazdığının içeriğinden çok, o yazıyı yazarkenki varoluşundur sende kalacak olan bilgi. yazının içindeki görünmeyen yazı. sadece yazarının bildiği/ duyduğu güzellik.

    YanıtlaSil