5 Haziran 2011 Pazar

Dünya Onların!

Çatallar, bıçaklar, kaşıklar tabaklarda ses çıkarırken, bardaklar bağırıyor arada eller görülmüyor, ama onların olduğu varsayılıyor. Yükselen kadın kahkahaları karşıdaki insanların ne kadar da komik olduğunu gösteriyor. Belki de kadınlar erkeklerinin ne kadar da hoş sohbet, ne kadar da espritüel, kadınını nasıl da mutlu eden biri olduğunu ünlemek için yükseliyor katıma. Balkondayım, büyük bir otelin sevimsiz odasının güzel mi güzel balkonunda. Sezai Karakoç'u üstad bellediğimden beri balkonlara kuşkuyla bakardım oysa. Fakat karşımdaki şu deniz...

Buradaki tek güzel şey, sömürüldükçe küskünleşecektir bir gün bilirim. Küsmeli insanlara, yoksa olmaz, açamaz bir daha bağrını güzele. Tufanın meydana getirdiği atası gibi olmasa da bir yolunu bulmalı. Çekilip gitse diyarlarımızdan hakkı var, en çok onun hakkı var, elini eteğini yavaş yavaş çekse ses edebilir mi kimse? Güneş saklasa yüzünü bu diyarlarda, ısıtmasa, denizle beraber alsa başını gitse. Kayalıklar yüreyecek olsa, onları da alırlar yanlarına, fakat onların kaderi insanların arasında yalnızlık işte. Onlar her şartta burada kalmaya mahkum. Ay ışığıyla sohbet edebilirler yalnız.

Şimdi şu güzellik sussa, insanlar ne edeceklerini şaşırmaz mı? Ne yaparlar denizsiz? Kendilerini neyle kanıtlarlar? Neyle haklı gösterirler kendilerini? Maddelerini nere vururlar, ellerinde kurumuş kalmış bedenleri dışında ne kalır? Çünkü denize aşık olmasını bilmedi onlar, güneşe! Susup dinlemeyi bilmediler, izlemeyi bilmediler. Yalnız onunla soyunmasını bildiler, soyundukça kesif bir nefis kokusu yayıldı ortalığa, biraz kahkaha, bir tutam et kaldı. Şimdi çatallar susuyor, ayışığı yaklaşmakta. Yo, hayır onu da bilemediler, hele onu hiç bilemediler. Onu okuyanları görmezden geldiler ya, işte orada kaldılar. Çıldırtıcı bir donukluk, kımıldamazlık hali onlardaki, acınası. Ama haklısınız, can sıkıntısı çağı başka türlü nasıl geçer?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder