Sevgili bu mektubun muhatabı olan,
Bilirim senin hassas tarafın; sana özel mektupları böylesine açık olanlara yeğler, lakin bazen öyle oluyor ki sana özel, bana özel şeylerin sergilenmesi gerekiyor diye düşünüyorum. Nedenini tam açıklayamasam da bizden çıkması gerektiğini düşünüyorum!
"Dinle Küçük Adam" diye bir kitap var. Ben sadece ismiyle ilgileniyorum, ikinci el kitap satan kitapçılarda bolca bulmak mümkün bu kitaptan ama bir gün bile açıp içine bakmadım bilmiyorum bunun nedenini de! İlgimi çeken sadece o hitap. Çok büyük sözler söyleyecekmiş gibi duruyor. Ama hiç sanmıyorum ki, içinde büyük cümleler geçsin.
Şimdi sana tabi ki böyle seslenecek değilim, haddimize mi efendim! Lakin bir kulak verirsin herhalde söyleneceklere. Bilirim seve seve verirsin, kuşkum yok.
Neyse...
Şimdi; şu İtalyan var ya hani, bilirsin, Cesare Pavese! Torino'da bir otel odasında yalnızlıklar içinde intihar etmiş olan zavallı adam. Sonra onu; burada, bu topraklarda başka memleketlerin tohumuyla yetişmiş, başka sularla sulanıp boy vermiş bir kadın yazar aramaya koyulmuştu. Yaşamın Ucuna Yolculuk yahut Almanca'daki orijinal ismiyle Bir İntihar'ın İzinde. Farketmiyor her ikisi de insanı, Pavese'nin intihar atmosferine sokmaya yetiyor. Neyse burada bahsedeceğim şey Tezer Özlü'nün güzel bir bahar gününü bile mahvedecek kadar insanı içine alan, masmavi gök altında yeşillikler üstünde otururken içinde bulunulan anın aslında ölmek için ne kadar da güzel bir an olduğua insanı ikna etmeye çalışan kitabı değil. Bu duyguları yaşamadım hayır. Tanırsın Mustafa diye bir arkadaşım var, ona sadece kitabı gösterip feci demiştim. Hatırlıyorum.
Neyse! Lafı uzatma merakım, bak, açık bir mektup da dahi kendini gösteriyor işte. Diyeceğim aslında topu topu Pavese'den bir söz ve onun zihnimde biriktirdikleriydi. Ama bir şeyi daha söylemeden geçemeyeceğim. Bazen hayran kalmıyor değilim, Pavese'nin kendine olan bu özgüvenine. Yaşama Uğraşı kitabında bazen öyle cümleler kuruyor ki, sanki hayatın bütün sırrını çözmüş, yaşamın manasına, künhüne ermiş sanıyorsun. Yok canım nerde! Sadece üslup böyle düşündürtüyor insana. Ama bir söz var ki, sen de biliyorsun ne kadar sık tekrarladığımı o sözü, ne diyor 1938'in altı kasımında "Kendimi yalnız bırakmamak için bütün gece aynanın karşısında oturdum". Nasıl büyük bir acziyet bu? Sırf bu sözün, bu tecrübenin hatrına bu adama sempati besliyorum, işte. Fakat asıl bahsedeceklerim bu sözle de alakalı değil.
Şöyle diyor 5 Haziran 1940 günü yazdığı notlarda, "Acı, insanın büyülü bir düş dünyasında yaşamasını sağlar; bu dünyada sıradan, gündelik, şeyler bile şaşırtıcı heyecan verici, her zaman sıkıcı olmayan bir nitelik kazanır. Ruhla gerçeklik arasındaki boşluğun farkına varmamıza yardım eder; bizi yükseltir, gerçekliği ve kendi gövdemizi bizden uzak ve tuhaf şeyler olarak görmemizi sağlar. Acının eğiticiliği budur."
Neresinden başlamalı bu söz için? Bir defasında -henüz yakın bir tarih bu- görkemli günahlardan bahsetmiştim sana. Yapılan müthiş hatalardan. Acı çeken insanın sahip olduğu o haktan. Acı çekiyorum, o halde yaptığım hatalar dahi görkemli olmalı. Acı çekiyorum, yani şu benden aşağıda kalan acı çeken bir şey var, işte tam onun acısını duyuyorum. Aman Allah'ım acı çekiyor, bir trajedinin içersine itiliyor, şu zavallı bünyeye bakın. Rodion Romanoviç Raskolnikov olamasak da hepimiz, aramızda bazıları ona yaklaşıyor, kana şiddete dahi yaklaşıyor, bazıları var onlar daha küçükle yetiniyor, daha kendi başına karakterlerin acılarını yaşıyorlar Selim Işık? C.? Olabilir!
Acının bizi şahane nesneler haline getirmesi durumuyla karşı karşıya kalıyoruz işte. Acının müthiş eğiticiliği, müthiş hataların kapısında da bırakıyor bizi. İmtihan? Neden olmasın? Ama işte tehlike daha da büyüyor. SAhip olunan acı, zavallılık suçuna dönüşüyor. Oysa içerimizde sahip olduğumuz cevher, içinde olduğumuz varlık denizinin üzerimize yaptığı zorunlu bir baskıyı da doğuruyor.
Peki, ipimiz uzun mu sanıyoruz? Bilinmez, ama geziyoruz işte, içimize salınmış o ip var ya hani, ona sımsıkı sarılıp onu çeke çeke gitmiyoruz da, o ipi elimize alıp onunla çevrede dolaşma hakkı kazanıyoruz. Acı denilen o ip, yolu gösterme eğiticiliğine sahipken, bizler o acıyı dediğim gibi görkemli hatalara, günahlara, yanlışlara yönelmede kullanıyoruz. Ama biliyoruz ki her hatadan sonra cebimizde bahanelerimiz hazır. Bahane, yine o ipe bağlı olmak. Rabbim ne güzel ikilem!
Her defasında acıyı kaynağı dışarıda bir şey olarak tecrübe ediyoruz. Tecrübe edilen her acı, yani bizde bulunmayanın bizde oluşturduğu alan, hayrete şayan oluyor. Acayiplik kisvesine bürünüyor durum, şaşkınlık oluşturan bir hayat içine itiliyoruz. Oysa acının yerini tespitte hata yapabileceğimiz hiç aklımıza gelmiyor, çünkü bu şaşkınlık hissi bizde güzel olduğuna inandığımız duygular uyandırıyor. Güzel olduğuna inandığımız diyorum, çünkü Kitab-ı Kerim'de geçiyor, "....yaptıkları güzel gösterildi" diye. İçine çekildiğimiz bu çekici atmosfer, bizi ve etrafımızı tuhaf algılamamıza neden olur böylece. Bir nevi yabancılık hissi değil mi bu? İşte sanırım batılının patladığı noktada bu olsa gerek. Acıyı bir yabancılaşmaya dönüştürmek. Yahut yabancılığa mecbur olanı bir acı içine terketmek, Prometheus, Sisyphos gibi.
Fakat işin diğer veçhesi var. Şu bizim taraf yani. Acıyı bir dil gibi kullananların yolu var. Onu dışarlamayan, içten gören, hayretini kendine değil, içinde bulunduğu kopmuşluğa yönlendirenlerin yolu. Acının kaynağını dışarıya taşırmadan içinde bulan. Acının yükselticiliğine, acının hakikisiyle ulaşanlar var. Yola acının nedenini bilip, neden feryadu figan ettiğini dillendirerek başlayanlar var. Ne demiş Hazret-i Ali, "İlim bir noktaydı, onu cahiller çoğalttı." Bu sözün öncesinde de o noktanın yerini söylüyordu. Arapça'daki "B" harfinin altındaki noktadır o. B ise Bismillahirrahmanirrahim'in ilk harfi olan "B"dir. O besmele ki Kitabın girişidir. Bir büyüğün tabiriyle her hayrın başıdır. İşte tıpkı bunun gibi, Hz. Mevlana da, bir "B" harfiyle başlar söze. Şöyle içten bir "Bişnev" der. "Duy, dinle" der. Çünkü az sonra konuşacak olan o değil, acısıdır. Konuşacak, konuşacak ki ruh o ipi eline alıp dolanmadan yola koyulsun, yola koyulsun ki o yol üzerinden seyreylesin alemi.Zira yolda her adım, aralar bir perdeyi.
"Bişnev ez ney çün şikâyet mîküned
Ez cüdâyîhâ hikâyet mîküned"
"Dinle, bu ney neler hikâyet eder,
Ayrılıklardan nasıl şikâyet eder."
Dedim ya acıyı bizde olmayan üzerinden tecrübe etmeye kalkarsak, sürçüp yanılma olasılığımız artıyor, işte. Olmadık bir zavallılık biçiyorsun üzerine önce, sonra o üzerine biçilmiş zavallılık kıyafetini kendine yakıştırıyorsun. Sonra bir de bakıyorsun aynı libası giymişler var, ona aşık oluyorsun. Ol aşık! Sorun burada değil ki, o sırada yaptığın hatada. O hata ne kadar müthiş değil mi? Bir kader gibi. Tıpkı bir kaderin gelişine isyan gibi, o kadere neden olana duyulan acımasız öfke gibi. Hatanın mükemmelliğini, görüp onun üzerine başka müthiş hatalar ulamak gibi.
Ama neymiş çözüm? Bişnev!
Sevgiler, saygılar!
Sincerly
Narziss
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder