Yeni bir üniversitedeyim. Yeri güzel. Yeri çok güzel. Tarihin ortasında, arka sokakların, ara sokakların arasında. Bir yanında Süleymaniye, bir yanında Beyazıt, az ileride Vefa. Ama en güzeli ne biliyor musun, girdiğim sokağın ne olduğunu çok merak etmeden, nereye çıkacağını çok da önemsemeden dalıyorum sokaklara. Biliyorum hepsi aynı yola çıkacak, hepsi masmavi boğaza çıkacak. Kafama dolmuş bir sürü gereksiz görüntü silinecek yürüdükçe.
Farklı bir üniversitede geçirilmiş beş sene, artık üniversite kantinlerinde çay, kahve içen, hayır sigara yok yasak artık, ders arası vakit öldüren yepyeni öğrencilerden beni bir hayli uzaklaştırmış. Vatan; ateşli bir biçimde, direnişle, kavgayla, tartışmayla kurtarılıyor buralarda hala. Ve kızlar erkeklere, erkekler kızlara kur yapıyor tabi ki. Köhnemiş binalarda eğitim görülüyor sözde. Bürokratik engeller insanın damarına enjekte ediliyor. Asık suratlı memurlar yapmacık gülüşleriyle, içlerindeki iş yapma sıkıntısını gizlercesine ablacım diye hitap ediyorlar öğrencilere. Bir belge alacak oluyorum kuyruğa geçiyor, uzun uzun bekliyorum. Yeni insanlarla tanışıyorum. İnsanlar dediysem üç kişi. Herkes şimdiden bıkmış okuldan. Okulun sıkıntısı gözümde şimdiden büyüyor. Fotokopi çektiriyorum. Hatta hocanın biriyle telefonda konuşuyorum, “Yarın ders olacak mı hocam?” “Gelin bir tanışalım” diyor. Aklımda entegrasyon, aklımda ekonometri, aklımda yeni dersler, yeni ödevler, yeni makaleler, aklımda tez konusunu şimdiden belirlesem mi sorusu, aklımda buradan kurtulmalıyım düşüncesi, aklımda indirimli seyahat kartını bugün mü alsam yarın mı problemi, aklımda kalabalık, karşımda yepyeni öğrenciler, gülenler, saçmasapan gezenler, gereksiz tipler, aklımda büyüyen gereksiz düşünceler, hatta görmezden geldiğim bir tanıdık.
Yanımda yeni tanıştığım çocuğa dönüyorum, işe bak en sevdiğim isimlerden birine sahip o da, en sevdiklerimden birkaçının ismine, benim diğer tarafta işim var diyorum. Beyaz bir yalan, işim falan yok aslında. “Benim işim bulutlar arşınlamak gün boyu” İşte; yine, bir zamanlar hastalık derecesinde hesaplaşmaya girdiğim o şairin bir dizesi. Gökyüzü bulutlara boğulmuş, bulutlar gökyüzünde çıldırmış, kat kat, boğum boğum. Beni çağırıyor, Ömer kusura bakma seninle o tarafa yürüyemem. Süleymaniye’ye doğru yürüyorum. Gereksiz bütün gereksizlikler aklımdan siliniyor işte. Yıkım yaşanıyor, sonra tekrar diriliyorum. Yorgun ama huzurluyum.
Camiye giriyorum, cami kapalı, restore ediliyor. Kapıda iki turist kız. İki tane yurdum genci yaklaşıp bir şeyler diyorlar, uygunsuz bir şey mi diye kulaklığımı çıkarıyorum, Türk sanmışlar, yabancı olduklarını anlayıp gidiyorlar. Neden bu kadar ilgileniyorum, hiçbir fikrim yok. Sonra çadır gibi bir mescit yapılmış, oraya giriyorum, olsun diyorum rüzgarı duyuyorum en azından burada, gündüz gözüyle yapay değil buranın ışıkları, gün ışığı vuruyor. Ankara’nın yeraltı mescidlerinden sonra bu bile ilaç gibi geliyor. Sonrası malum, konuşma faslı. Artık çabucaklığı silinsin istiyorum namazlarımın. Uzatsam da uzatsam, ama bir yerinden yine dünyaya bağlanıyorum. Olur öyle. Olsun da varsın yavaş yavaş olsun.
Çıkıyorum camiden. İşe bak Mimar’a bir Fatiha bile okumamışım şimdi farkediyorum. Neyse. Caminin karşısında yan yana bir sürü kurufasülyeci, en ucuzuna giriyorum. Malum hala öğrenciyim. Çok sulu kurufasülye, azıcık pilav, yalandan salata, ayran. Şükür buna da. Gerçekten şükrediyor muyum? Bilmem. O zaman bile değilse şimdi ettim bile.
Yemek faslı da bitti. Şimdi yol ayrılıyor önümde, dün şu sol taraftakinden gitmiştim, Vefa’ya doğru. Merdivenlerden inmiş, sokak arası otoparkları, kötü lokantaları geçmiştim. Her köşesi eski cami. Sokaklardan yürümüş, eski kütüphaneler, evliya türbeleri görmüştüm. Arka sokakları da görmüştüm. Sokakta elinde telefon çene çalan, yaşı geçkin kızları, mahallenin delikanlılarının vakitlerini gençliklerini harcadığı internet cafeleri, küçük berber dükkanlarını, oto tamirhanelerini, eski hanları, karanlık binaları, daracık sokakları,sümüklü çocukları, yaşlı amcaları, takkeli hacıları, yaşmaklı teyzeleri, henüz öğle vakti yorgun düşmüş esnafı, televizyonda galatasarayın şaşaalı dönemlerini anlatan bir belgeselin izlendiği bir dükkanı, eskimiş levhaları, yerinden edilmiş tarihi eserleri...
Sonra o sokaktan geriye dönüp, diğer tarafa yürümüştüm, denize bakan ahşap evler, korunmaya alınmış mahalleler sıcak sımsıcak bir his gibi dolmuştu içime. Karşılıklı iki eve gerili ipte asılı çamaşırlar, fukaralığın gözü kör olsun, ama olacaksa da burada olsun dedirtmişti. Aptal bir gülümseme kulağımda ismi lazım değil, yürek yakan bir adamın sesi, boş sokakta şarkıyı mırıldana mırıldana yürümüş, bir evin duvarına yazılı “buraya çöp atan şerefsiz” yazısını görüp gülümsemiştim. Sonra birden sağa kıvrılan sokaktan bir turistin çıkması. “Hadi ben şehrimi tanıyorum, sen ne demeye buradasın” demek geçmişti içimden, sonra ona da gülümsemiştim. Ah Sait Faik neden bir kitabın yanımda değildi ki? Sonra bir yanık kokusu, ileride iki çocuk kağıt yakmış başında duruyor. Huyum değil ama sataştım işte “hayrola niye yaktınız onları?” Büyük gözükeni ellerini hohlayarak, sahte bir üşümeyle, “abi görmüyor musun soğuk” dedi. İçimde bir endişeyle, “eviniz burada değil mi” dedim. “Burada. Şurada az ileride” dedi. “Ee gidin evinize ısının” “Abi soğuk ora da, pencere” diye geveledi büyük olan. Küçük olanını kardeşi sanarak, “evinize noldu pencere mi kırık” dedim, “bizim ev değil onların” dedi, yere sürekli tükürerek. Sanki mahalledeki büyüklerinden kapmış gibi o huyu. Sonrasında korktum sefaleti görmekten. Sait Faik olsa başını okşardı ikisinin de biliyorum. Gider o sefaleti sonuna kadar da görürdü. Sonra da onu bir güzel hikaye ederdi. Benim cesaretim de kalemim de yoktu. “İyi bakalım hadi iyi ısınmalar” deyip yola koyuldum bir yokuştan aşağı, sokaklar bitmesin diyordum, sol tarafa gittikçe yola yaklaşacaktım biliyordum. Bir yokuş gördüm yok hayır sana sonra uğrayacağım. Yürüdüm. Bir sürü küçük dükkan, ne satıyor bunca insan, bunca malı kim satın alıyor. En dandiğinden oyuncakları toplu satan dükkanlar, kime hizmet ediyor. Bu adamlar şu plastik tabancalardan mı kazanıyor ekmeğini. Kafamda düşünceler bir o araya giriyorum, bir diğerine sonra. En sonunda çıkıyorum yola, kalan sokakları sonraki günlere bırakıyorum işte.
Bugün de işte diğer yoldan gidiyorum. Bu yolun hali başka, ismi fetva yokuşu olmalı, yerleri isimeriyle ezbere bilmiyorum. Hacc malzemeleri satan dükkanlarla dolu dört bir yan. Yokun iki yanından burnuma acı misk kokuları, gülyağı kokuları vuruyor. Burnuna bir bıyık kondurulmuş, hacc kıyafetleri giydirilmiş manken güldürüyor beni. Sonra şu kenarda boş boş oturan gençlere laf atan, meczup tipli adam. Ulan bir kere de doğru bir şey söyleyin diyor sigarasından çekerek.
Bu yeni moda, apaçi kavramıyla dalga geçmekten müthiş haz duyan erkek kardeşimi biraz güldüreyim istiyorum, şu duvardaki “bilmem ne crew” yazısının fotoğrafını çekerek. Sonra vazgeçiyorum. Neme lazım belki de az geride boş boş oturan gençler yazmıştır.
Yürüyorum. Sokaklar bitmiyor. Bitmesin de zaten. Başka günlere de kalsın. Sonrasına. Daha güzel günlere. Daha umutlu günlere. Zeki Müren’den bir parça dinleyip havamı dağıtmak, halinden memnun hüznümü dağıtıp, yüzüme acı bir hüzün kondurmak da geçmiyor değil aklımdan. Vazgeçiyorum. Nasıl olsa umuttan gözlerim yaşlı. Kafamda binbir kelime. Darmadağın. Olsun buna da şükür. Nasıl olsa Yeni Camiin önünde, yem satan yüzü kapkara, müşterisine elveda diyen çingene kadın, yarın da orada. Kader el verirse daha sonra da. Zamanı gelir, bir tabak yem alır, bir elvedayı da biz duyarız. Ne de olsa “İnşallah” gibi bir kelime katılmış lügatimize, tıpkı Bismillah gibi naif, onun kadar dopdolu.
Yepyeni bir yaşama Bismillah o halde diyorum. Ne diyor aynı şair “ölüyoruz demek ki yaşanılacak” Elhamdülillah.
selamlar, ya bunu insan okumayacak mı :)
YanıtlaSilo değil de, peki arka fondaki kitapların hepsini okudun mu :)
selamlar, vallahi okuyanların insan olması tabi ki temennim :)
YanıtlaSilayrıca bunlar okuduklarımın bir kısmı diye klişe bir cevap verme ihtimalimi seviyorum :)
Aman Derrida gibi evinin bütün duvarlarını kaplayan rafları gösterip, "valla toplasan 100 tane okumuşumdur"; ya da Eco gibi "bunlar okumadıklarım, okuduklarım kütüphanede" demeyelim de :)
YanıtlaSilTercihimi Zarifoğlu'ndan yana kullanıyorum:) Kütüphane derdi yok, kitap derdi yok, okusa da okuduğunu gösterme derdi yok. Açıksözlü olma gibi güzel bir huyu var bir de üstüne. Hepimize nasip olsa keşke.
YanıtlaSilBu yorum yazar tarafından silindi.
YanıtlaSilNiçe de iyidir bence. ama bu gösterme-göstermeme- gösterip de vermeme- meselesi biraz daha çetrefilli sanki. Niçe mesela, okumadığını söyler, ama alıntıları o kadar içselleştirmiştir, o kadar "kanla okumuştur" ki, belli eder kendini.
YanıtlaSilKitap saklanabilen bir şey değil sanki, ama aynı zamanda afişe edebileceğin bir şey de değil. Kitabı kanla okuduysan, ki bir gençlik hastalığıdır kendimde gözlemlediğim, hayatına eşanlı konumlarsın. O yüzden, kitap da, en az senin kadar, vizyondadır.